Ah Şu Kalp Meselesi Yok mu!

Onunla sohbet yaz akşamlarında Akdeniz sahillerinde muhabbet gibiydi. Dünyada kimsemin kalmadığı, acımasızca aşağılandığım ve dışlandığım zamanlardı. Öyle bir zamanda tanıştık. Kader hakkında fikirlerini almak üzere yaşadığı şehre gittiğimde tek başına, ayağında eski bir şalvarla beni karşıladı. Hava alanı çıkışında bir an öylece bakıştık. İkimiz de garibandık. Öyle bir akış vardı ki bakışında, sevda yüklü kervanlar o yükü taşıyamazdı. İşte o an benim geçmişin üstüne sünger çektiğim, herkesi affettiğim, iyileştiğim andı. Bir ‘an’dı ya hu, sadece bir ‘an’dı… Acılarla, örümcek ağı kaplı odalarda geçen yılların yarası kapanıverdi mi? Evet kapandı…

Kaderi konuşmaya başladık. Daha yolda, yıkık dökük evine doğru giderken… Tam üç gün boyunca konuşacaktık. Durmadan…

Değil mi ki, Yaratan yaşanan her şeyin ama her şeyin öncüllerini bilmekteydi, gelecekte olacakları tam bir doğrulukta, istese de istemese de, kestirmekteydi. Kader denilen şeyin bir ayağı bu olsa gerekti. Öncüller değişmeyeceğine göre yaşananlar asla değişmeyecekti.

Derken derken yetmiş iki saatin sonlarına doğru “sen” dedi “Allah’ı düşünerek bulamazsın… Tek çare kalbinle bulacaksın.” Heyhat, şimdi de, “Kalp nedir?” sorgusu başlayacaktı.

Bu arada, geceleri meşk yapılmaktaydı, belli ki, kalpler coşmaktaydı…

Söylediğim adam, bir soru sorduğumda Kuran’a, İncil’e, Tevrat’a aynı anda bakmakta, sorunun cevabını hahama, papaza, müftülere danışmaktaydı. Okumaktaydı. Mehmet Akif okumaktaydı. Karl Marx’ın Kapital’ini anlayarak hatmetmekteydi. Tam bir entelektüeldi o… Ama hiç bir vasfı o bakışları açıklayamamaktaydı. Zira bilgisi derya deniz olanlarda bile o bakışları yakalamak mümkün olmamıştı, olamamaktaydı. Ne de cesur, sevgi dolu bakışlardı onlar, adeta bağışlayıcının yumuşaklık, merhamet ve gücünü yansıtmaktaydı. Bütün günahlarınızı ve yanlışlarınızı affetmek niyetini vurgulamaktaydı. Mesela, hapishane kaçkını bir psikopatın kapısına naralar atarak, konu komşuyu gecenin o yarısında korkutarak sarhoş dayandığını, aralarında hiç konuşma geçmeden, birbirlerine sarılarak, saatlerce ağlaştıklarını anlatmaktaydı.

Bir gün o da öldü gitti… Arkasında çok muhtaçlar bırakarak…

Şimdilerde, yalnız başıma gecelerde kaldığımda, düşünüyor ve seziyorum ki, gerçekten her şey bir bilgi bir de duygu taşımaktaydı. Birçoğunun zaten yakaladığı bu yalın ve sıradan gerçeklik hep kulaklardaydı.

Bilmeyenlere nasıl anlatayım bilmem ki. Mesela; seri katilleri düşünün. Mağdurların gözlerini bağlarlar öldürürken… Neden bilir misiniz? Kim bilir belki de duyguyu bilgiden koparmanın önemini en çok onlar anlamaktaydı. Duygu bir bez parçasının ardına atıldığı anda acımasızlığın önünde engel kalmamaktaydı. Yine derin demans hastalarının olaylardaki duyguyu hissettiklerinde hafızalarının nasıl da canlandığına tanık olunmaktaydı.

Demek, gerçeği yakalamak sadece bilerek değil ve hatta belki de sadece kalple de değil, belli ki, ikisini bir araya getirerek mümkün olmaktaydı.

İşte kalp ve bilgi meselesi buralarda bir yerlerde yatmaktaydı…

Benim gibi daha yüzlercesinin yaralarını sardı gitti…

Sadi Baba’ya rahmet diliyorum. Yaşadığı ömür boşa geçmedi, biliyorum.

– Burada, gözden kaçar korkusu ile kızımın yorumunu ekliyorum:

“Akıl çağı dedikleri şeyi duyguları hesaba katmadan yaşadık, savaşlardan, felaketlerden kurtulamadık. Keşke tarihin büyük adam diye andıkları biraz olsun Sadi Babaya benzeseydi… Allah rahmet eylesin.”

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.