Ben ve Diğer-Ben’in İlişkisindeki Özgürlük Potansiyelleri

Z. Soner Dinç (Felsefe, Yüksek Lisans)

Toplumsal yapı içerisinde herhangi bir kişi bir başka herhangi bir kişinin düşmanı mıdır? Aralarında sürekli bitmeyen bir çatışma ve kavga hali mi vardır? Bunlar ünlü İngiliz siyaset filozofu Thomas Hobbes’un toplumsal alana ilişkin tasvirlerinden ikisidir. O, bir anlamıyla iki soruya da hem evet hem de hayır demektedir.

Felsefe tarihinin özellikle modern evresinde özne ya da ben ile diğer özneler ya da diğer-ben’ler arasındaki ilişki uzunca bir dönemdir çeşitli biçimlerde ele alınmaktadır. Burada hemen belirtmek gerekir ki, ‘diğer ben’ kavramı bilerek seçilmiştir ve daha yaygın olarak kullanılan ‘öteki’ kavramı kullanılmamıştır, zira ‘öteki’ kavramı içerisinde doğal olarak bir dışlayıcılığı, benden olmayan vurgusunu yapmaktadır. Oysa ben ve diğer-ben kavramsallaştırması, ikisi arasındaki esaslı benzerliği ön plana çıkarmaya çabalayan bir tını benzerliğini içerisinde taşır. Bu yüzden ‘öteki’ değil, diğer-ben ya da başka-ben(ler) ifadesi modern felsefedeki kullanım arka planıyla da birlikte düşündüğümüz zaman daha doğru görünmektedir.

Felsefe tarihindeki özne tartışmalarında belirleyici yanlarıyla birlikte iki temel filozof ön plana çıkar, bu isimlerden birincisi, bu bölümün kısmen kapsama alanına giren René Descartes (1596-1650) ve bu çalışmanın alanının darlığından ötürü ele alamayacağı bir filozof olan Immanuel Kant (1720-1804)’tır. Descartes, çok uzun yıllardır sorun halindeki özne sorununda ünlü “Cogito ergo sum / Düşünüyorum o halde varım” cümlesiyle bir sıçrama yapmıştır ve bu yönü itibarıyla o özne bağlamında çığır açıcı bir filozof olmuştur. Ancak Descartes’ın düşünüyorum kalıbı başka ben’lere ve başka öznelere açılarak herhangi bir atıfta bulunmadığı için kapalı bir formda ve yalıtılmış bir konumda durmaktadır, onun öznesinin varlık nedeni de varlığının bilgisi de kendisinden menkuldür, başka akıllara açılmayan bir haldedir. Bu form onun modern özne teorisi için en temel eksikliğidir. Bu bağlamda Doğan Göçmen’e göre:

“Descartes’ın formülü, bilgi ve ben-bilgisinin öznenin kuruluşu için yeterli olduğunu öngörmektedir. Oysa [Dieter] Henrich’in gösterdiği gibi, ‘ben’ kelimesinin kullanılması ben-bilgisini şart koşsa da, ‘ben’i kurmaya yetmemektedir. Ben-bilgisi, dış dünyayı ve diğer ‘ben’leri de şart koşan dolayımlı veya yansısal bilgidir. Smith’e göre ‘ben’ ancak dış dünyayla ilişkili olarak makro düzeyde ve tarihsel olarak ‘biz’ üzerinden, mikro düzeyde ise, ‘sen’ üzerinden dolayımlı olarak kurulabilir.” (Göçmen, 2015:63)

Görüldüğü gibi Göçmen de bu noktaya işaret eder ve ben ile diğer-ben’in ilişkisinin şart olduğuna vurgu yapar. Descartes’tan sonra özne tartışmalarındaki ikinci ve bizim için daha önemli sıçrama anı ise 19.yüzyıl’ın Almanyalı filozoflarından Hegel (1770-1831) tarafından yapılır. Hemen söyleyelim ki Hegel’in özne kavrayışı meşruluğunun kaynağını yalnızca ve yalnızca kendiyle sınayan, kendiyle ölçen izole bir ben değildir, hatta bunun tam aksine onun sistemindeki bir ben’in, modern bir özne olarak kendini tamamıyla gerçekleştirebilmesi için diğer-ben’lerle zorunlu olarak ilişki kurması gerekmektedir. Elbette bu ilişki, kendisinden başka özneleri de kendisinin eşiti olarak görme ilkesini kendisinde uygulayacaktır, bu neredeyse adı konmamış bir kuraldır. Ayrıca Amerikalı felsefeci Robert Williams bu karşılıklı ilişki halinden bir özgürlük durumu ortaya çıkacağını da belirtmektedir. Ben ve etkileşim halindeki diğer-ben hem birbirlerini özne haline getirecek hem de bunu yaparken aynı zamanda bir özgürleşme durumuna da erişmiş olacaklardır; gerçekten iyi işleyen bir sistemdir bu. Özgürlük, her bir öznenin diğer öznelerle olan ilişkisinin sonucu ortaya çıkabilecek bir duruma işaret eder ve bu haliyle doğası gereği toplumsaldır, bireyselliğin sınırlılığında mümkün görünmemektedir.

Bence Hegel’in ortaya attığı bu karşılıklı ilişki ve etkileşim halinde kendini tam olarak bulan çağdaş özne kuramı, bugün içinde yaşadığımız toplumsallıklar için de geçerliliğini korumakta ve sosyolojide, psikolojide ve sosyal bilimlerin başka alanlarında da kendini göstermektedir. Toplumsal alan içerisinde bir insan başka hiçbir insana ihtiyaç duymadan yaşayabilir mi? Cevap galiba hayır olacaktır. Zira gerçekten de her birimiz birer insan/yurttaş/özne olarak yaşadığımız herhangi bir bölgede, kendimizden başka pek çok insanla hiç bitmeyen bir yoğunlukta sürekli olarak temas halindeyiz ve her birinin katkısıyla hayatta kalabiliyoruz –elbette bizler de bu katkıları başka ben’lere karşı yapıyoruz-, kesinlikle izole bir biçimde yaşamıyoruz. Hiçbirimiz ne ruhen ne de maddi olarak yalnızca kendisinin sınırlı dünyasında kalarak bir yaşam sürmüyoruz, ki uzun süreli yalıtılmış bir biçimde bırakılmaya ilgili alanların içerisinde bir ceza olarak ‘tecrit edilme’ deniliyor, bu kötü durum insanın toplumsallığı içerisinden uzaklaştırılmasını, yani kötü bir duruma getirilmesine işaret ediyor ve bu anlamıyla da insan için ideal olanın toplumsallık formu olduğunu anlıyoruz böylece. Diyebiliriz buradan çıkarımla, modern bir ben diğer ben’lerle ilişkisi içerisinde bütün yönleriyle sağlıklı, olağan akışı içerisinde seyreden bir hayat koşullarını oluşturma istikametine yönelebilir.

Toplumsal yapılar içerisinde rekabetler, anlaşama halleri olsa da, bunla öznelerin yapısal özlerine ilişkin esaslı şeyler değildir. Her biri gündelik hayat içerisinde adeta “sürekli kavga” ediyor gibi görünseler de, esasında herkes bir diğerine çeşitli biçimlerde muhtaç olduğunu bilir ve buna göre eyler. Bu bağlamda diyebiliriz ki, 20. yüzyılın Fransız filozoflarından Jean Paul Sartre’ın bir yerde dediği gibi “başkaları cehennemdir” gibi bir durum söz konusu değildir. Hatta yalnızca değildir ile de sınırlı kalamayarak, tam aksine, bir özne, bir kişi için toplumsal formasyonu içerisinde diğer kişiler bir anlamıyla onun için “şifa”dır, toplumsallığın içerisinde özne kendini ruhen ve bedenen iyi bir durumda tutabilmek için başka ben’lerle temas etmek durumundadır. Descartes’ın ortaya koyduğu “düşünüyorum ve varım” iddiaları, öznenin keskin bir biçimde reddedildiği bir dönemde bir sıçramaya işaret ediyor durumdaydı, ancak bir yerden sonra yetersiz kaldı ve modern dünyada sorunlara çözüm getiremedi. Hegel’in yeni özne kavrayışı ise, bugünün dünyasının sorunları karşısında çözüm önerileri ortaya koyma gücü itibarıyla güncelliğini korumaktadır. Bir ben bir başka ben ile düşman değildir, aksine birbirinin tamamlayıcı unsurudur. Bu özlü aktarım pek çok alana uyarlanabilir bir yapıda çok anlamlılığı da içerisinde taşımaktadır denilebilir.

KAYNAKÇA
– Doğan Göçmen, Modern Felsefe-Tarihsel Anlamı, Güncel Mirası Adam Smith, Hegel ve Marx, Vivo Yayınevi, 2015
– Robert Williams, “Freedom as Correlation-Recognition and Self-Actualization in Hegel’s Philosophy of Spirit” (makale), 2013.

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.