Bilim geleneği

Bilim geleneği… Dünya savaşları ve benzeri dönemlerden sonra, bazı ülkeler var ki küllerinden yeniden doğmuştur. Almanya buna güzel bir örnektir. Amerikalı bilim insanı, aziz dostum, merhum Prof. Buck’ın ifadesi ile mesela Amerika Birleşik Devletleri, bir bilim imparatorluğudur. Nedir bu ülkeleri farklı kılan şey? Bence gelenekleri vardır. Bilim geleneği. Bilim bir hayat tarzıdır. Birincisi, sorunları tarif etmek için çabalarlar. Örneğin psikiyatride bir hastalığın tanımı yapılır öncelikle… Hangi kriterlere uymaktadır? Sonra veri biriktirirler. Muhteşem arşivlere sahiptirler. Buradaki veriler neredeyse homojen bir sistemle kaydedilmektedir. Birileri sürekli olarak veri toplarken, yine birileri analiz çabasındadır. Karmaşık verilerden enfes somut sonuçlar çıkarıldığına tanık olursunuz. Sonuçlar herkesin anlayacağı bir sanatsallıkla dile gelir. Mesela psikiyatride bir Kraepelin çıkar koca psikiyatri bilimini ayakları üstüne oturtuverir. Nihayet toplum bu verilere ayet gözüyle bakar! İnanır. Tabi ki böyle bir sistemde sahtekârlık, bilim hırsızlığı, yalandan veri üretme vs. affedilemez. Böyle bir toplumda afaki laflara prim verilir mi? Asla verilemez. Onlar üretir geri kalanlar takip eder. İster-istemez sizi bağımlı kılar Bilim geleneğiniz yoksa özgürlük lafta kalır. Bazı ülkelerde bilimsel yapı bilim adamı adı altında, elit bir kesimin özel zevki iken gelenek sahibi toplumlarda yediden-yetmişe nüfuz eder. Aklıma evinde kaldığım yaşlı Betty’nin, bana gelip “dilim ağrıyor, sence nedendir?” deyip “benim umursamaz şekilde, “ısırdın ondandır!” cevabıma karşın “bence glossopharyngeal sinir nevraljisidir!” dediği günü hatırlıyorum. Betty sıradan bir sekreter ben ise Amerika’nın Ulusal Sağlık Bilimleri Enstitüsünde (NIH) hasbelkader kendine pozisyon bulmuş bir elit idim. Bilmem anlatabildim mi? Çok yakın bir arkadaşım vardı. Bir üniversitenin önemli bir fakültesinde profesör iken abisi tarafından başka, çok daha fazla para ve ün sağlayacak bir makama kandırılmıştı. O esnada abi demişti ki; “seninki de iş mi? Bak teklif ettiğim o makamda sana benzer kaç tanesi önünde ceketini ilikleyecek!” Kim bilir haklıydı belki. Ama siz Einstein’in müdür beyin önünde ceket iliklediğini hayal edebiliyor musunuz? Ben olsa-olsa bir trajedi filminin vahim bir sahnesi olarak hayal edebiliyorum! Koca Fatih Sultan Mehmet’in, hocası ile arasındaki ilişkiyi düşünüyorum da, biz o günlerden bu hallere nasıl geldik akıl sır erdiremiyorum. Ne yapmalı? Nereden başlamalı? Bilemiyorum… Bu yazıyı yazarken gerçekten derin bir hüzün hissediyorum…

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.