Bir Psikoterapi Tekniği: Kendimiz Dâhil Her Şeyi Teslim Etme, Dışlama

Gece yarısı, dolunay, sessizlik, yalnızlık, ay ışığı ile parlayan beyaz badanalı bir duvar, uzaklardan gelen köpek sesleri, boş bir arazi ve geniş bir meydan… Hava ısısı ne sıcak, ne soğuk. Yer yer hafif yaprak çıtırtıları.

Yuvasından çıkarcasına bir kalp çarpıntısı, görme bulanıklığı, ellerde soğuma, Dizlerin bağı çözülmüş. Bacaklarda huzursuz bir sıcaklık.

Düşüneceğiniz tek şey oradan ve zamandan sıyrılıp, kaçıp kurtulmak… Ama zamana mahkûm ve gidecek bir yeri olmamak.

Dokuz yaşında bir kız, kimsesiz bir çocuksunuz. Sokaktasınız, ayakkabınız delik ve çatlak dudaklarınızı ısırmaktasınız.

Hissettiğiniz tek şey korku… Dehşetli bir korku…

Ya da, denizdesiniz, gayet neşeli yüzmekte iken tam da geleceği düşünürken, acımasız bir akıntı sizi sürüklemeye başlamış. Bir ayağınıza bıçak gibi bir kramp saplanmış. Ölüm korkusu var gücüyle göğsünüze bastırmış. Nefes alamamaktasınız.

Veya dağa tırmanmaktasınız, gençsiniz, güçlüsünüz ama yamacın gücü sizi yenmiş, bir dik kayanın tam ortasında kalakalmışsınız. Ne ileri, ne geri, ne yukarı, ne aşağı inecek cesaretiniz elinizden alınmış.

Belki de bir sınavdasınız, hayat memat meselesi. Panik halinde çabalamakta ama bir türlü cevapları hal yoluna koyamamaktasınız.

Hatta bazen ani bir ses, bir yabancı görüntü algılamaz mısınız? O ne müthiş yabancılık hissidir… İrkilmeyle sonuçlanan.

En kestirmesi, korku filmlerini veya kâbuslarınızı düşünün. Nasıl da dilersiniz bitmesini ve gerçek hayata dönmeyi. Bir de oradaki kahramanların yerine koyun kendinizi. Her matinede aynı şeyi tekrar tekrar yaşamak zorunda kaldığınızı!

Senaryolar, senaryolar…

Sığınacak bir yer… Ne olur, sığınacak bir kuvvet!

Bir liman, bir mekân… Ana yüreği mesela, baba ocağı veya… Ama orada, o anda yoklar ki… Hep aklımızdalar, ama çok uzaktalar aslında.

Bu kez, şu nedenlerle yazıyorum. Öncelikle, hastalarımın büyük çoğunluğu anlaşılmamaktan dolayı derin üzüntüdedir. Onların ruh halini birazcık da olsa hissettirmek istemekteyim.

Sonra psikoterapiye temas etmektir amacım. Ama peşin söyleyeyim kimseye hiçbir şey dayatmak veya empoze etmek niyetinde değilim.

O zor zamanlarda seçenekler bellidir. Savaşırsınız, kaçarsınız, ya da soğukkanlılığınızı korur hesap yaparsınız. Aynı Kelebek filmindeki Kelebek gibi (Steve McQueen)… Veya kendinizi şartlara teslim eder, ama kafanızı dağıtacak bir şeyler bir eylem, bir düşünce vs. bulursunuz. Yine filmdeki Dustin Hoffman gibi.

En nihayetinde öyle bir hale gelirsiniz ki, orada ve o anda bir şeylerin varlığını ve gücünü hissedersiniz. Deprem anını düşünün. Zaman nasıl da bitmek bilmez, yer küre nasıl da inanılmaz bir enerjiyle dolup taşar. Ölüm ne kadar da yakınlardadır. Kendi varlığınızın ise ne kadar da zayıf olduğunu fark edersiniz.

Özetle ya korkularınız sizi teslim alır, ya onları yok sayar veya üstüne gider yahut ta onların tamamını dışlarsınız.

Bu dışlamaktan benim kastım sahibine teslim etmektir. İnançlı olanların korkuya konu olan her türlü düşünce, imaj ve duyguyu “Allah’ım bu fikir sana ait, bu duygu sana ait, bu imaj da sana ait… Hatta bu hastalık bile sana ait. Nihayetinde ben de sana aitim… İstediğini yaparsın… Ben ki bir hiçim toz zerresinden daha da zerreyim, zamanda ve mekanda… Senin gücüne ve merhametine sığındım”. Deme noktasında olmaktır.

Bunu bir terapi tekniği olarak da kabul edebilirsiniz… Relaksasyonun dibini hissedersiniz. Ancak o zaman gerçek bir Kelebek olabildiğinizi görürsünüz.

İnanmıyor musunuz? Tabiatın akıl almaz karmaşık dünyasını basite indirgediğiniz anlar da bence değerli anlardır. O müthiş formüllerin değerini kim yadsıyabilir ki?

Ama unutmayın ki, tabiatın denklemleri bitmez, hani ifade edildiği gibi evren derya ağaçlar kalem olsa yaz yaz sonu gelmez…

Hala siz, bu yolla her bir şeyle başa çıkabileceğinizi düşünüyorsanız şapka çıkartırım. Yalnız tek koşulum var, sıkça tekrarlandığı gibi, o dehşetli korku anlarında “Allah’ım yardım et!” dediğinizde bu ve benzeri argümanları hatırlayın.

Şaka bir yana, bir Yunus Emre olamayız, tarihe meydan okuyan ama bir kendimiz olabiliriz kendimize kafa tutan demek geldi içimden…

Korkusuz, huzurlu bir ruhla sonsuzluğun derin sessizliğini hissetmeyi dilerim hepimiz için.

Tekrar vurgulamak isterim. Sahip olduğumuz hiçbir şey olmadığını kabullendiğimiz anda gerçekten sonsuzluğun derin sükuneti yanı başımızda…

Gerçi, her türlü dinin suistimalinde rekor kırdığımız bu dünyada inanmak biraz zor ama siz yine de deneyin bakalım ne diyeceksiniz?

Sevgiyle kalın…

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.