Gurbet

Altmışlı yılların ortasında, bütün dikkatin anne ve babanın üzerinde olduğu yaşlar. Anadolu’nun bir ilçesindeyiz. Güzeller güzeli Afşin’de. Maraş’tan öteye sıradağların ardında… Annem henüz yirmibeşinde. Babam yirmisekiz. Mesleğe yeni atılmış bir hakim. Ailecek ülkemize hizmet yolunda gitmekteyiz.

Evimiz caddeye bakardı. Mutfak arka cephede. Karlı dağlar karşıda. Pencerede… Anneciğim bir yandan yemek pişirmekte, bir yandan ağlamakta. Dilinde bir gurbet türküsü mırıldanmakta. Benim minik yüreğim sızlamakta…

Gurbet denildiğinde işte o an aklıma gelir. Annem, gözyaşları, soğuk bir kış sabahı, gurbet türküleri ve elindeki oyuncakla oynar gibi yapıp tüm dikkatiyle ve yüreciği ile annesiyle hemhal olan bir çocuğun çaresizliği…

Aradan yıllar geçti hala dün gibi aklımda.

Yıllar sonra, ikibinli yılların başında değerli hocam Günsel Koptagel-İlal ile Bulgar göçmenlerinin dertlerini dinliyoruz. Hoca, soruyor; “Geldiğiniz yeri özlüyor musunuz?” Neredeyse istisnasız hepsi özlüyor. Rüyalarında hep yaşadıkları yerleri görüyorlar… Onca zulümden kaçmak zorunda kalıyorlar. Ama anavatanlarını asla unutamıyorlar.

Almancılara bakıyorum, ofise gelen, dertleri var, acıları yüreğinde çalışıyorlar. Çalışıyorlar. Çalışıyorlar…

Gurbette sıla hasreti bir başka oluyor. Yaşayan herkes bunu çok iyi biliyor. 1990 yılıydı. Amerka’dayım. Gurbetin ta uzağında, bilimsel arenada bir yer aramakta, adeta boğuşmaktayım. Yalnız geçen günlerden bir gündü. Yaşlı bir Amerikalı çift evine davet etti. Kuru fasulye, pilav ve turşu ikram ettiler. Sevinçten ne diyeceğimi bilememiştim. O yetmemiş, bir de Adana’da yaşamış Türkçe bilen bir dostlarını çağırmışlardı muhabbet edelim diye. Empati, sevgi, saygı bu kadar olurdu.

Demek muhacirler için sıcak bir tas çorba, onların ağız tadında kalbe giden yoldu. Bir muhacirin haleti ruhiyesi nesiller sürüyordu. Araştırmalar öyle gösteriyordu diyeceğim, siz oradan hemen atlayacaksınız ve suyun öbür tarafından gelenlerle ve oraya gidenlerle iki dakikalık sohbet yeter diyeceksiniz. Onların gözlerindeki nemi saklayamadığını göreceksiniz.

Gerçi, lüzum halinde göç etmek farzdır. Ama, belli ki insan olmanın ana hedefi yaraları sarmaktır.

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.