Homoseksüel İnsanlar

İri yapılı genç adamı babası kolundan tutup bana getirmişti. Belli ki, her şeyin değişeceğini, normalleşeceğini ümit etmişti.

“Sizinle, önce yalnız görüşebilir miyiz?” diye sordu. Onlar, yani önceden ve yalnız görüşme talebinde bulunanlar ya kendi taleplerini ön plana alanlar, ya anlayamayacağımı düşünenler veya hastalarından daha iyi anlatacaklarına inananlardı. “Tabi.” dedim… “Buyrun.”

“Dışardaki oğlumdur.” dedi. “Ben homoseksüelim diye tutturuyor.” Kısık bir ses tonu vardı. Perişandı. Yalvarıyordu. Yaşlı ve yorgun yargıç utanıyordu.

Henüz psikiyatristliğimin erken yılları idi. İnsan ruhunu avucumun içinde hissediyordum. Her şeyi değiştireceğime, düzelteceğime inanmış iman getiriyordum.

“O nu doğru yola getirebilir misiniz?” dedi. “Bu mümkün mü?” diye de ekledi. “Elbette!” dedim. Elimden geleni yapacağıma söz verdim.

Konuşmamız kısa sürdü. Her şey açık ve netti. Dışarı çıktı. Bu kez genç adam girdi içeri. Oturur oturmaz, gayet kendinden emin ve keskin bir ses tonu ile “Umarım homofobilk değilsinizdir!” dedi. Kelimeyi ilk defa duyuyordum itiraf edeyim. Ama belli ki olmamam gereken bir şeydi. “Değilim.” dedim. “İyi o zaman.” dedi. “Ben homoseksüelim ve bu değişmez.” diye devam etti. Gülümsüyordu. Dünyaya “Vız gelir tırıs gidersin!” diyordu. Uzun sayılabilecek bir konuşmadan sonra, partner sahibi, mutlu bir homoseksüelin karşısında etkisiz kalakalmıştım. Oysa o güne dek, biraz da eski hocalarımın etkisi ile bu işin “düzelebileceğine” inanmıştım. Ama bu vakada olacak gibi değildi. Genç adamı dışarı aldım. Baba tekrar içeri girdi. Meraklı ve ümitli bir hevesle sordu: “Ne oldu?” Gözlerim yerde “Maalesef!” dedim. “Benim gücüm yetmedi. Belki daha iyi bir doktor ha?” diye ekledim. “Bari aktif olsaydı be doktorcum!” deyiverdi diliyle dişinin arasında. Güleyim mi, ağlayayım mı, bilemedim. “Oğlunuz aslında saygıdeğer bir çocuk, biliyor musunuz?” dedim. “Homoseksüel olması bunu değiştirmiyor. Ona olan saygınız umarım etkilenmeyecektir” diye vurgulayabildim. Hiç olmazsa onu yapabildim… Ve baba-oğul cemiyetin karanlığına dalıp gittiler.

Yıllar boyunca konuyla ilgili çok deneyimim oldu doğrusu. Hep düzelmesi gereken bir hastalıktı benim için. Bir cinsel tercih idi, o kadar. Neden değişemesindi ki? Mahir bir hekim elbette halledebilecekti.

Ta ki onu tanıyana dek bu iş böylece sürüp gitti.

O ellili yaşlarında bir homoseksüeldi. “Ne olur beni kurtarın!” diye ağlıyordu. Homoseksüel olmak istemiyordu. Allah’a her gece, her an yalvarıyordu. “Keşke seks dürtüsü hiç olmasaydı!” diyordu. Toplumun dışladığı, itip kaktığı bir adam olmanın ne demek olduğunu anlatamayacağını ifade ediyordu. Bakışlarındaki hüzün ve çaresizlik insanın yüreğini dağlıyordu.

Anlamaya çalıştığımı hisseder hissetmez bir an cesaret geldi ve “Biliyor musunuz ben…” dedi “hayatım boyunca hiç bir zaman bir kadın hayal bile edemedim. Çok istedim. Ama edemedim…”

O anda fark ettim ki bu iş o kadar basitti. Tümüyle biyolojikti. Yapısaldı. Nazi Almanya’sında ateşlere atılan bu insancıklar için bu koca dünyada bir yer ayırmak gerekti. O noktada, bir başka homoseksüelin acılı annesinin “Şu koca dünyada bir benim oğulcuğuma yer bulamadınız ya aşk olsun!” diyen sessiz feryadı yakmaktaydı içimi, bilincimi, vicdanımın her yerini…

Ardından kaynaklara kitaplara daha bir dikkatle bakar oldum. Yetmişli yıllardan sonra olayın biyolojik içeriğinin lobicilik nedeniyle hasıraltı edildiğini gördüm. İncelenen iki temel boyutun damgalanma ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar olduğuna tanık oldum. Ama öte yandan ufak ufak konuya ilişkin yayınlar, araştırmalar birikmekte idi. Genetik, hormonal vs. boyutlar incelenmekte idi. Mesela, bir gözleme göre annesi hamilelikte hipotiroidik olanlarda homoseksüalite daha sık görülmekte idi.

Sonra kutsal kitabımızı tekrar tekrar inceledim. Şehvet için hemcinsini seçen bir kavim idi Lut Kavmi. Bir tefsirci olmamama rağmen, değil mi ki toplumun tamamından söz ediyordu ve iradi bir durumdan bahsediliyordu ve salt şehvet diyordu, gerçek homoseksüeller ile bir ayrım olduğunu sezdim.

Uzun lafın kısası, cemiyetin gül keyfi için biyolojik bir şeyin değişmesi iki çift lafla, dışlamakla ya da bir-iki doz ilaçla, oracıkta mümkün değildi.

Mademki Allah’ın mekânı yeterince genişti. Bu insanlara da bir köşecik verilecekti. Vicdan böyle emretmekteydi… Yüz kişiden yaklaşık dördünü, karşı cinsi hayal bile edemeyen bu insanları, ateşlere itmek ne kadar vicdaniydi, ahlakiydi, uhreviydi bir düşünmek gerekliydi…

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.