İki Damla Göz Yaşı

Babası intihar ettiğinde henüz dört yaşındaydı. Annesinin kendisini terk etmesi fazla uzun sürmedi. O günlerde, yoksul mu yoksul dedeciği sahip çıkmıştı. Ancak ak sakallı dede maddi zorluklara fazla dayanamamış, sevgili torununu İstanbul’da yaşayan oğluna yollamak zorunda kalmıştı. Yani beş yaşındaki erkek çocuğun amcasına…

Otobüs garında nur yüzlü dede onu yolcu ederken; “Seni uzak ellere yolluyorum ama bil ki, kalbim seninle gidiyor!” demişti. Bu anı onun zihninden ömür boyu silinmeyecekti. Her anımsadığında dedesi gibi gözyaşları derinlere akacaktı.

Amcası acımasız bir adamdı. Kafasını ayaklarının altına alacak derece şiddet uygular, hunharca ve her gün döverdi.

Bu nedenle sık sık evden kaçardı. Akşamları eve döndüğünde yediği dayak her seferinde daha da dayanılmaz hal alırdı. Ev sanayi mahallesine çok yakındı. Her gün oraya gider ve tamircileri izlerdi. Onca tamirhane arasında öyle bir tanesi vardı ki diğerlerine hiç benzemezdi. Tertemizdi. Oraya öyle sık giderdi ki, tamirhane sahibi onu diğer tamircilerden birsinin oğlu zannederdi. Bir gün, adam merakına dayanamadı. Etraftaki meslektaşlarına sordu. Hiç birisi altı yaşındaki çocuğu sahiplenmedi.

“Oğlum sen kimsin?” dedi. Çocuğun bir kolu elinde idi. Çocuk, korku dolu bakışlarla evinin yerini tarif etti. Tamirci Yugoslav göçmeni bir Hristiyandı. Çocuğu uzun süre sorgulamış, tüm öyküyü dinlemiş ve anlamıştı. Amcasına kadar gitmiş. Onun her türlü bakımını üstlenebileceğini söylemişti. Amca büyük bir memnuniyetle çocuğu tamirciye teslim etmeyi kabul etti. Hatta karşılığında para da almıştı.

Tamircinin beş çocuğu daha vardı. Onu diğerlerinden önce yedirir ve önce giydirirdi. Ne de olsa Tanrı misafiriydi.

Yıllar ilerledikçe tamir işini iyice öğrenmişti.

On dört – on beş yaşlarına geldiğinde, köyden gelen bir mektup dedesinin ağır hastalandığını yazıyordu. Köye gitmesi, dedeyi ziyaret etmesi isteniyordu. Onca yıldan sonra büyük bir heyecan ve özlem taşıdığını hissetti. Patronundan izin almak zor olmadı.

İkisi uzun yıllar sonra ilk karşılaştıkları anda duygu seline kapılmışlardı. Gözyaşları içinde birbirlerine sımsıkı sarılmış, dakikalarca hiç konuşmadan, konuşamadan hıçkırıklara boğulmuşlardı. Dede çocuğun başına gelenleri yeni öğrendiğini, onu beş vakit namazında olduğunu bildiği amcasını güvenilir bulduğundan yolladığını söylemişti. Bin defa pişman ve üzgündü. Çocuk göçmen ustadan söz etti. Dede öyküyü dikkatle dinledi. İçi rahatlamıştı. Sevgili torunu emin ellerde idi.

Dede tekrar sağlığına kavuşmuştu.

Yıllar geçmişti. Artık tamirhanenin başına geçmiş, zengin ve ünlü bir tamirci olmuştu. Dedesini de yanına almış evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı.

Yıllar sonra bir gün dede beklenmedik şekilde vefat edecekti. Nur yüzlü adamın cenazesini o yıkamıştı. Ne yazık ki, tam o gün bir psikiyatrik hastalık tetiklenmişti. Yılların birikimi şiddetli bedensel kaygılara dönüşmüştü. Dedenin ölümü ile birlikte tablo kontrolden çıkmıştı. Şiddetli panik ataklar hastalığa eşlik etmekteydi.

Yıllar sürecek hastalık için onca doktor bir tanı koyamayacaktı. Bu kez kendisini büyük bir ilgiyle dinleyen doktorun elini tuttu ve “Dedemin, ustamın ve benim ellerimiz nasırlı idi ama yüreklerimiz sizin elleriniz ve yüreğiniz kadar temiz ve naifti.” deyiverdi.

“Yugoslav ustaya ne oldu?” diye merak etti doktor. “Eli öpülesi adam, gayet iyi.” diye cevapladı. “Bol seyahat etmekte. Dünyayı gezmekte. ”

Evden kaçmalarına, kimi zaman kendine zarar verircesine yaptığı eylemlere, gençlik yıllarında bir ara alkole düşkünlüğüne ve saire bakılırsa ilk izlenim olarak “psikopat!” denilebilecek adam doğrusu doktoru derin düşüncelere daldırmıştı…

Bu hayat hikâyesinin her yerinde, olağanüstü koruyucu bir güç vardı.

Hissetmemek imkânsızdı!

Anlaşılmaya çalışılması, değerli bir hayata sahip olduğunun bilinmesi adama çoktan yetmişti bile…

Öte yandan, doktor öykünün hikmetine anlam vermeye çalışırken iki damla gözyaşını gizleyemeyecekti.

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.