Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Bilgisayar tarihçem

Bilgisayar kavramını ilk duyduğumda orta ikideydim. 1974 civarları... Bizim Mustafa Tigrek'ten duymuştum. Abisi ODTÜ'de öğrenci idi. Delikli, kare şeklinde bir takım kâğıtlar gösterip bilgisayarla ilişkisini anlatırdı. Hayalimdeki şey, Mustafa'nın abisi gibi üstün zekâlı insanların oda büyüklüğündeki cihazlara hâkimiyeti idi. Konu Bilim Teknik Dergilerinde okuduğum birkaç yazıyla sınırla kaldı, ta ki üniversiteye dek. Bir gün diş hekimliğinde öğrenci iken ortodonti dersinde Necla hocaya "Bu elle yaptırmakta bizi zorladığınız şekilleri gün gelecek bilgisayarlar yapacak." dediğimde, "Hadi be sen de, kabiliyetsizliğine kılıf arıyorsun!" tepkisiyle karşılaşmıştım. O anda bilgisayarlarla aramda uyuyan bağ birden uyanıvermişti. Kâbus gibi bir andı ve diş hekimliğini bırakma niyetimde bardağı taşıran son damla olmuştu. Ardından Cerrahpaşa yıllarında bu kez Oğuz'un elindeki Commodore marka bilgisayarla, PC ile tanışacaktım. Birtakım programlama dillerinden söz eder, bir köşede habire yazılım yapardı. Ezber işi der, küçümserdim! Araya giren ihtisas vs. uzunca yıllar geçti. O esnada bilgisayarla kısa bir etkileşimim oldu. İnsan beyninin aktivitesi olan EEG’nin sayısallaştırıldığını ve oradan klinik verilere ulaşıldığını öğrenmiştim. Konuyla ilgili şahıs ünlü bilim adamı rahmetli Turan İtil idi. Bir iki yazışmamız oldu. Gönderdikleri materyaller hayranlığımı ikiye katlamıştı. Yıl 1986 sonları idi. Nihayet Amerika'ya gidecek ve bilgisayarlarla kopmaz bir ilişki ağına girecektim. 1989 da Macintosh (umarım doğru yazmışımdır) marka bilgisayar kullanma şansım olmuştu. NIH'de... Oradaki laborant sıkı sıkı tembih ederdi: "Sakın kapatma sonra bozulur!" İnanılmaz bir korku ve saygıyla yaklaşırdım cihaza. İşe yaradığı tek şey yazı yazmak ve bir de kütüphanedeki dokümanlara ulaşmayı kolaylaştırmaktı. İstatistikleri ise hala gelişmiş hesap makinaları ile yapardık. Ne meşakkatli günlerdi. New York yılları başlayacak, bilgisayarların dilinden anlar hale gelecektim. DOS sistemi vardı. Windows henüz yoktu. Ta ki 1992'ye dek sayısız komut ezberlemek zorunda kalırdınız. Rahmetli Ayhan Songar hocanın gecenin saat üçlerinde uyandırıp "O komutun ardına ‘slash’ mı gelecek yoksa ‘back-slash’ mı?" diye sorduğu sıcak ve güzel günler... Bu arada virüsler ve eskittiğim çöpe giden sayısız bilgisayarlar falan... Virüsle ilk tanıştığım gün 91 senesinin kış ayları idi. Sanki veba mikrobu yayılıyor gibi korkmuştum! Bu arada bizim Kaan Özçelik bana PC Magazin dergisinde köşe yazarlığı ayarlayacaktı. Sık aralıklarla yazı yazardım. O günlerde bir okurun sorduğu soruya cevaben "Bilgisayarı insan ama insanı evren sınırlar." gibi bir laf etmiştim. Bu cümlenin bir üniversite hocası tarafından refere edildiğini görmek beni ne çok sevindirmişti, anlatamam. O yıllardan bu yıllara bilgisayarla bağlantı hayatımın kopmaz bir bağı olarak sürüp gelecekti. Hele bir internet vardı ki yine 90’lı yılların başında halka hitap eder haldeydi. Bilgisayar adeta insanoğluna yeni bir uzuv gibi takılacaktı!

Gecenin sessizliği, düşünceler, anılar ve Sezen Aksu…

Bir ömre neler de sığarmış dersiniz ama aynı anda ömre sığmayan hayallere dalmış gidersiniz. Zaten her şey varmış bu dünyada, ama aynı zamanda hiçbir şey yokmuşa gelirsiniz. Öyle tatlı, öyle depresif, öyle bencil bir sarmaldasınızdır ki, toparlanıp tek bir konuya sığmaz ruhunuz. Her bir şarkıda ayrı bir uca savrulursunuz. Sanki bir sonbahar yaprağı oluverirsiniz. Hele de benim yaşımda. Son durağa çeyrek kala. Yavaştan dalmışken açmazlara... İlaçların etkisini yitirdiği hallere de bakın. Takatinizin hafiften azaldığını hissettiren o bedensel, zihinsel ne varsa ve ta ki geri dönülmez bir yolculukta olduğunuzu anlatan anlatana... Herkesin hayatına anlam veren şeyler vardır ya, kaybetmeyen onları, ne mutlu onlara... Yüz yaşında yirmi yıllık projelere dalan bilim adamlarına, kelimelerden şiir yazanlara, anlatacak çok şeyi olanlara, edebiyatçılara, Çocuklarının mürüvvetini görüp te torun sevgisine doyamayan analara, babalara... Parayı hedef etmiş, onunla mutlu olan iş adamlarına. Aşkına ihanet etmeyen aşıklara. Ustasına sadık çıraklara. Ömrünü iyiliklere adamışlara... Yolda kalmayanlara... Ne mutlu onlara... Ama onlar da var ki, bir o yana bir bu yana savrulanlardır. Hayatla kumar oynayıp, kaybetmeye ve hatta kaybolmaya mahkûmlardır. Salt haz veren şeylere müptela olanlara da bir bakın... Hayatın içi birden dolup ta sonra ne de kolay boşalıverir. Kumar yoksa, kadın yoksa, hele bir de eroinden, kokainden mahrumsa, hayatın anlamı nedir? Sıra intihara geliverir... Allah tatlı bir tebessümle yaşayıp, ardında bitmemiş hesap bırakmayanlardan eylesin.. Başkalarının acılarını hissedenlerden olmak ve onların halinden menfaati olmayanlardan birisiyim demek ne güzel şeydir. En yüce değerlere ulaşanlardan olmak istesin herkes derim... Ve herkesin ruhu buna layıktır eminim. Pekala, öyle olsun Sezen Aksu... Şarkıların ruhumuzun fay hatlarını tetiklemekte, bilmeni isterim... Bu gece de bu kadar der, sizlere ve kendime gecenin karanlığında derin ve renkli rüyalar dilerim...

Eğitim şart!

Eğitim sisteminin özü olayların ardındaki gerçekleri açıklamak, anlamak ve daha sonra da anlatmaktır... İşte bunlar, temel eğitim, ön lisans ve yüksek lisansa esastır... Demek önce olaylara dikkat çekilir, sonra onların ardındaki belirleyenler öğretilir... Örnek mi? Alın size ışık kırılması olayı ve onu belirleyen faktörler... Onlara optik yasaları derler... Olaylara ilişkin olarak soru sormanın incelikleri temel eğitimle öğretilir. Sonra anlatmaya geçilir. O noktaya lisans, master ve doktora ile erişilir. En nihayetinde buna eğitim sistemi denilir. Bilen isek anlatmak, bilmeyen isek sormak zorundayız... Neyi nasıl anlatacağımıza ve neyi nasıl soracağımıza ise eğitim ile ulaşmaktayız... Değil mi ki, insandır kainatın efendisi, o halde zihni cendereye sığmayacak kadar geniştir. Kendi eğitim sürecimi düşünüyorum da, ne hocalar gördüm sonsuzluğu sorgulamama karşılık, matematiğin zayıf noktası ile alay ediyorum diye anahtarlıkla vurdu kafama... Öyle bir hoca vardı ki hele, "0" vermişti, kendisine öğretilen yolun dışında ispatladığım bir teoreme... Vurgu yapmıştı, yalan yazma ihtimalime. Öyle öğretmenler de vardı ki, soru sormamıza kızar ve derlerdi ki; her şey kitapta var! Her neyse, bize olan oldu, gençlere, çocuklarımıza el vermek farz... En büyük engelimiz, sarsılacak olan batasıca kaba saba otoritemiz. Gençlerin ve çocukların bizden daha üstün olduğu haller var gerçi, ama yahu bilmeliyiz ki bizden öncekiler bilirdi o yıllarda yaşanan gerçeği. Yani unutmamalıyız sahip olduğumuz tecrübeyi... Tıp fakültesine geldiğimde bildikleriyle biz gariban öğrencilere hava atan, caka satan hocalar gördük, ulaşılmaz noktaya oturmuşlardı. Öyle bir iletişimsizlik vardı ki anlatılamazdı... Ama öyle hocalarımız da vardı ki, halk ağzından, yani anladığımız dilden anlatırlar, soru sormamıza olanca sabırlarıyla fırsat tanırlardı. İçimden geldi birkaç isim zikredeceğim. Genel Cerrahi hocamız Hayrettin Cebeci örneklerden sadece birisiydi diyeceğim... İşin inceliklerini anlatan, bugünlere gelmemize ışık tutan bir Talia Balı Aykan... Unutamıyor insan. Bir de yeni hocalara bakalım, bildiği her şeyi anlatan, yüceler yücesi ruhu ile bir Tiraje Celkan. Bitmez bu örneklerin sonu, bilirim meselemiz eğitim sistemiydi derim. O konu hakkında son olarak edeceğim bir iki kelam... Kendi oğlumdan bilirim temel öğretimin nasıl da meselenin aslından uzaklaştığını... Sadece ben bilmiyorum bu hali, köylümde de var aynı kaygı, derler ki hiç memnun değiliz... Dönmek istemiyoruz karanlık günlere... Benden söylemesi eğitime yön verenlere... Üniversitelerde ise bilmek gereken o ki, etki gücü yüksek dergilerde yayın yapmak değil tek mesele... Asıl mesele insanlık adına verilen bir büyük davanın bilincine erişmekte... Ve kendine Müslüman olmaktan vazgeçmekte.

Tarih denen şey!

Ah nerede o adını aklıma yazdığım fizik hocalarım, oysa tarih denildiğinde hep bocalardım. Derken, son sınıfını okuduğum Ankara Kız Lisesi aklıma gelir. O kara kaplı kitaplar, adını bile hatırlamadığım hocalar ve neredeyse tarih yüzünden sınıfta kalmalar. Anlamadığımı gördükçe, babama zekâmdan şüphe ettiren, bir dizi entrikalar, savaşlar, barışlar, kısacası olaylar. Firavunlar, krallar, padişahlar, komutanlar, falanlar filanlar... M.Ö.’ler, M.S.’ler, ikonlar, sütunlar, semboller, heykeller, Nefertitiler, ne bileyim ben, zihnimde uçuşan onlarca günler, kişiler, yerler ve kavimler, nesiller ve şeyler... Nihayet, bir gün, anlamaya çalışmak geldi aklıma. Bir savaş hikâyesi vardı karşımda. Ne gibi bir "anlama!" olduğunu hiç hatırlamam ama "anladım!" demiştim babama, "şimdi ezberleme vakti" diye eklemiştim. Rahmetli sevinmiş; bir ümit, "aferin" demişti... “Sadece sınıflar savaşıdır.” diyen bir Marx'a da bakın, gidin sonra "Bizim kavimdir tarihi belirleyen." diyenlere kulak kabartın... Oysa şimdi anlıyorum ki üç şey önemli tarihte; sömürmek-sömürülmek, bilim-teknolojide ilerlemek, tarih sahnesinden tez zamanda silinmek ya da geçmişinden sürekli ders alıp uzunca bir süre devam edip gitmek... Geçmişinden ders alanlar ezilmez, kolay silinmez ve gerilemez gibi gelir bana. Almayanlar ise devam edemez bu yolda. Bakıyorum da şu Anadolu'ya, ne güçlü devletler, ne kavimler, ne nesiller gelip geçmiş... Peki, ne olmuş da kısa zamanda silinmişler? İşte işin sırrı orada. O büyük ve tek gerçekten uzak durmakta, "Bana bir şey olmaz!" demekte, şımarmakta ve akıl ve bilim yolundan uzaklaşmakta... Zekâ, hırs, dogma ve aymazlık yolunda ısrar etmekte! Neyse, büyük yarar var gezip görmekte... Kim geçmişinden ders almış, kalmış ayakta, kimlerse direnmiş çabucak yok olmuş hayatta, böylece anlamakta... "Vay be, ne milletmiş ama!..." dedirtir kendine bazı tarihin derinliğinden seslenen o kavimler, bir an gözlerimizi boyarlar yaptıkları işlerle. Oysa soruyorum, onlar şimdi nerede? Derken, o büyük soru gelir akla “Geçmişte ne görmeli?” Bu kâinatın bir sahibi olduğunu bilmeli, mikdar-ı kâfi ile yetinmeli, ezilmemeli ama ezmemeli, bilim ve akıl teşvik edilmeli, böylece tarih denen sahneden kolay kolay silinmemeli... Sonuç olarak yarar var çocukluk hastalıklarından arınmakta, "Her şey benim, ben her şeyim!" sanmamakta... Tarihten ders almakta, hatalara, kör ve yalan inançlara sapmamakta, kısacası yanlış adreslere tapmamakta!

Ahmet Emmi

Henüz bıyıklarımız terlememişti. Atilla önde ben arkada ilerliyorduk, ancak keçi geçer bir patikada durduk. Atilla köy çocuğu idi. O yolları ezbere bilirdi. Çam ağacının köküne basıp karşıya zıplayıverdi. Benim için ne ilerlemek ne de geriye dönmek mümkündü. Aradan zaman geçiyor, korku her yanımı sarıyordu. Dik ve derin yamaçtan aşağı bakamıyor, ilerleyemiyor, kısacası kapana sıkışmış bir küçük zavallı hayvan gibi korku içinde kaderime teslim, bekliyordum. Neyi beklediğimi bilmez haldeydim. Atilla ise bilmem kaçıncı defa köke basıp, gidip geliyordu. Beni anlıyor, bana acıyor ve fakat daha fazlasını yapamıyordu. Ve bir an geldi her yanımdan ter boşalıverdi. Dizlerimin bağı çözüldü. Ağlıyordum. Bağırıyordum. Hayır, hayır; haykırıyordum. Ama sesimi ben bile duyamıyordum! Çaresizlik içinde, abartmıyorum, adeta ölümü bekliyordum. Atilla baktı olacak gibi değil, bir koşu uzaklaştı. "Bekle" dedi bana, "kımıldama"... Aradan ne kadar geçti hatırlamıyordum ki... Sert ve dimdik yamaçtan yukarı doğru bir adamın adeta bir kartal gibi uçarak geldiğini, ensemden beni o iri, güçlü ve nasırlı pençesiyle kavrayıp yine olanca çevikliği ile ekseninde dönüp yardan aşağıya koşarak indirdiğini unutamıyorum. Hayatımı kurtaran adam Ahmet Emmi idi. Annemin amcası... Orman köyünün yoksul efendisi. O köyde daha buna benzer ne maceralarım var, çocukluktan kalan. Bir Ahmet Emmi olmak her babayiğidin harcı değil vesselam. Ah o bahtsız, Ahmet Emminin oyu ile üç üniversite bitireninki bir olur mu diyen kelam.. Olmaz mı hiç? Ahmet Emmiler değil mi bu ülkeyi kuran, kurtaran... Delikli ayakkabılarıyla yamaçlardan bizleri toplayan. Elbette üç üniversite bitirmek hiç küçümsenir mi, öte yandan. Onlar değil mi, Emmileri depresyondan, kanserden kurtaran? Mesele şu ki, bu ikisini düşman etmek marifet değil nihayetinde, marifet el ele vermekte. Hedef, her kim olursa olsun, ister okumuş, ister ekin yolmuş; yolda kalmışlara yardım etmekte. En büyük rütbe en çok iyilik edene gitmekte... Malum, hepsi fani, biliriz bunu her birimiz. Asıl olan, iyilik edenlerin sıcaklığını, güzelliğini, hissedip birbirimizi yoldaş bellemekte... Hadise, kendimizi aynı ipe sarılmış dağcılar gibi kabul etmekte ve insanlık yolunda, bir cesaret, ulu çınarın köküne benzeyen zamana bir zıplayıp, basıp geçip gitmekte. Koca denilen bir ömrün o kadarcıkla sona eriverdiğini bilmekte... Son sözüm onlara, insanları insanlara üstün kılanlara... Bazılarını kafa dengi bilip kendilerine yakın sayanlara. Neyse, içime atacağım sözümü, inanıyorum ki, yukarıdaki öykü anlatıyor işin özünü... Bu arada, sevgiyle ve saygıyla anmak isterim Ahmet Emmiyi... Kendisi için okumuş yazmışlar önemliydi gerçi ama milli ve manevi değerler önde giderdi. İşi oyuna dökenleri eninde sonunda sezinler, Allah'tan yüce bir varlık bilmezdi... Ve oyun oynayanlara tepkisinin şiddeti kestirilemezdi! O da Hakkın rahmetine kavuştu gitti ama yaptığı iyilikler, görüldüğü gibi, sonsuzluğa intikal etti...

Yaşlı adamın gözyaşları

Tanımaktan büyük gurur duyduğum, tanıdığım en yüce ruhlardandı. Bir makamı vardı. Şeyhti. Babası da öyleydi. Budapeşte'nin Gülbabası ve doğuda ve batıda daha nice Allah aşıkları neyse Elazığ'ın Sadi Abisi de oydu... Tam bir entelektüeldi. Karl Marx dâhil çok sayıda yazar ve düşünürün kitabını okumuştu... Her soru ve sorunu tam bir akademik ciddiyetle irdeler her üç kitabı da incelerdi. İçinden çıkamadığında Hahama, Papaza ve dahi, ilgili herkese giderdi... Yayınlanmış eserleri vardı. “Sensizim” isimli romanını yayınlamak nasip olmadan hayata gözlerini yumdu... Ömrünü sevgi ve kardeşliğin yaygınlaşması üzerinde harcadı. Bakışlarındaki sevgi çok az rastlanan bir derinlikte bir sıcak adamdı. Dikkatli, ölçülü ve nerede ne yapması gerektiğini bilen müstesna bir kişiliği vardı. Birçok dünya işine içtenlikle güler geçerdi… O işler vız gelir tırıs giderdi. Herkesin sevdiği ve saygı duyduğu bir liderdi. Allah’la muhabbeti olanları iyi tanırdı. Muhabbete eğilimi olanları teşvikteki ustalığı dillere destandı… Sokaktaki çocuktan en yüksek mevkidekilere dek, ta yüreklerine ulaşabilme kabiliyetine haiz tam bir insandı. Onu her anımsayışımda hasretle kavrulurum. Ah sevgili dostum! Evine ziyarete gittiğim bir günde kendi kendine sessizce ama yanmış yüreğine su serpercesine gözyaşlarına boğulduğunu gördüm. Neden ağladığını düşündüm ve anladım. Bu dünyada pek çok sevgilisi vardı. Ağlamasına da gülmesine de sebep onlardı. Bu kez adam öldürmüş bir sevgilinin ardından ağlıyordu. Onun asla cennete kabul edilmeyeceğini ve sonsuz azaplar içinde yaşayacağını biliyordu. Allah'a onu affetmesi için yalvaramıyordu. Zira her şey açıktı. Tüm insanlık sanki karşısına çıkacaktı. Hepsini öldürmüştü, o kadar! Söyleyecek daha ne var? Sevgili Allah'ın huzurunda ne diyecekti? Nasıl olacaktı? Yaşlı adamın gözyaşları yüreğimi dağlamıştı.. Onu ancak iki cihana, kendilerini doğuran analarına inandıkları gibi inananlar anlamıştı. Her birimize affedilmez hatalar yapmadan göçüp gitmek nasip olsun. Ve onun sıkça söylediği gibi, hepinize iki cihan saadet dolsun...

Kör inanç!

Yeni gelişmelere kulak vermek lazım. Bir bakmak lazım. Eski bildiklerimizi tümüyle yerle bir edecek olsalar da, şöyle bir cesaret dostlarla ve bilenlerle konuşmak, anlamaya çalışmak lazım. Ve tabi ki yenilik denilen şeylere de hemen öyle yapışmamak ve inanmadan önce anladığından emin olmak lazım. Oysa insanlar vardır, inandıklarından asla vaz geçmezler. Yeni gelişmeleri görmezler. "İnanç sahibiyiz, prensiplerimiz var!" derler. Oysa bence onlar gözleri kör, kulakları sağır ve dilsizdirler. Mesela putlara mı tapıyorlar, Allah'tan ayet gelse aynen devam ederler. Bu anlattığıma uygun ne de çok insan tanırsınız değil mi? Ne de çok insan... Anlatacak birçokları var ama kendilerini bilip incinirler diye korkumdan hepsini teker teker eledim aklımdan. Bu yazıda işte onlardan sadece birini anlatacağım. Onu da kendini tanıyamaz hale sokacağım! İnatçı bir adamdı. Eşi konversiyon dediğimiz bir hastalığa yakalanmıştı. Hiçbir laboratuvar ve klinik bilgiyle açıklanamayan nörolojik bulgular... Bizimkinin bulgusu sık sık bayılmaktı. Sara hastalığını andırmaktaydı. Ama ne EEG’sinde, ne de kliniğinde Sara lehine bulgusu bulunmaktaydı. Bir yıl içinde belki beş farklı doktora gitmiş, bir çare bulamamışlardı. Ayrıca, dikkatle dinlendiğinde, hastamda tekrarlayan depresyon da vardı. Bayılmaları depresyon zamanlarında artmaktaydı. Her neyse, kendi bildiğimce tedavi etmeye koyuldum. Dört yıl süren başarılı bir dönemin sonunda işler tam da yoluna girmişken, inatçı adam özel bir randevu istedi. Eşi hakkında konuşacaktı. "Buyursun" dedim sekreterime "gelsin"... Gayet küstah ve kendinden emin bir ifadesi vardı. Zaten inatçı, bildiğini okuyan kişiliği hep aklımdaydı. "Dört yıldır size gelip gidiyoruz bir milim yol kat edemedik." dedi. Aymazlığın da bu kadarı olmazdı. Betim benzim attı. Aynı, tepeden tavırla devam etti "Ben zaten psikiyatri bilimine inanmıyorum! Belirtilerin üstüne bir avuç toprak atıyor kesin çözüm bulamıyorsunuz. Oysaki güçlü bir hocanın muskası gibisi var mı? Hangisi daha iyi? İnsan eliyle gelen mi, yoksa Allah'tan olan mı?" Bilimsel veriler ışığında, işte hastalık hakkında bilinenlerin fazla olmadığını ama eşinin depresyonuna ağırlık vermekle strese dayanıklılığını dolayısıyla da konversif bulgulara direncini artırdığımızı falan anlatmaya çalıştıysam da nafile... O muskaya inancına sanki ilahi bir güçle bağlanmaktaydı. Bazı başka adamlar vardı ki, atalarım dediği, onlara inanmaktaydı. Bilimsel yeniliklere ve bilim adamına daima şüphe ile yaklaşmaktaydı... Allah'ın ayetlerini az bir bedel karşılığında satanlarla bir olmaktaydı. Bilmediği şeyleri ilim adamına sormamaktaydı. Aslında sorsa da anlamamaktaydı... Az daha bilimsel ve teknolojik gelişmelere gözünü kapayan kimi koca devletler gibi çöküp kalacaktım (!) ama lahavle deyip konuyu kapattım...

Üstün zenginler ve zengin üstünler!

Türkiye'nin belki de en zengin gençlerindendi. Henüz yirmi beş yaşında... Babası bir nedenle işleri gencecik zamanda ona terk etti... Anneleri o daha ortaokulda okurken vefat etti. O sıralar, babası vasıtasıyla, benden psikiyatrik destek aldığı olmuştu. Sadece destek... Herhangi bir hastalığı yoktu. Aradan zaman geçti. Dert ortağı olduk. İşte öyle bir mecliste, delikanlı "aylık harçlığım sadece iki çaycıya verdiğim para kadardır" dedi. Daha şaşkınlığımı üzerimden atamadan devam etti: "kendime istediğim marka araba alabilecekken, mümkün olduğu kadar ucuzuna binerim. Lüks arabanın ekstra masraflarını bir kenara koyar, çalıştırdığım insanlardan birisine -yılın personeli ödülü- olarak hediye ederim!" Hayranlık duymaya başladığım adamın kendisinden bir kaç yaş büyük ablası da sohbete katılmak üzere geldi. Hoş geldin-beş gittin den sonra adam beni iyice etkisine alacak o bilgiyi de verdi: "Biz kardeşimle Osmanlı-Türk tarihine özel ilgi duyarız. Ablam her fırsatta beni köşeye sıkıştırır, tarih bilgisi verirdi. Bugün mesela, padişahlarla ilgili çok geniş bir bilgi birikimimiz vardır. Kaynaklarımız ta Princeton Üniversitesi'nden yollanmaktadır." Daha iki gün öncesinde "Ne olacak, altı üstü zengin çocuğu!" dediğim ve "Baba parasını bakalım ne zaman tüketecek?" diye kendi kedime sorduğum genç utanç duymama yol açtı. En iyisi kimse hakkında önyargılı olmamaktı. Olay bana bunu bir kez daha hatırlattı. Dedi ki, “Ben çaycıma bile asgari ücretin üç katını veririm. Oysa öyle ortaklarımız var ki, çalıştırdıkları işçiyi kenara çeker ve der ki ‘Sana asgari ücretin altında vereceğiz. Beğenmezsen çeker gidersin!’ Böylece hem işçiye daha az para verirler hem de çalıştırdıkları işçi başına devlet teşviklerinden istifade ederler. Bunu yapanlar Anadolu'nun dindarlığı ile meşhur kentlerinden birinde yine dindarlığı ile meşhur işadamlarındandır.” Genç adamın ise dinle ilgisi kendi kendine sorgulama aşamasındadır. Okumaktadır. Hayatın anlamını araştırmaktadır. Şimdilik keşfettiği en önemli şey paradan çok daha güçlü varlık ve değerlerin olmasıdır... "O işçiler" dedim, "sana bağlanacak, iş yerini kendinin sayacak ve gelirin katlanacak". "Haklısınız" dedi. "Zaten işin başına geçtiğimden beri gelir grafiği gittikçe tırmandı ve anlaşılan o ki daha da tırmanacak"... Bu hikâye inanıyorum ki zenginliği üstünlük sananlara ders olacak... Kahramanlara gelince, genç adam üstün zengin rolünü alacak, dindar (!) işadamı ise zengin üstünlerden olacak...

İtaatin de bir sınırı vardır!

İnsan genç yaşta babasına çok muhtaçtır. Arkada dağ gibi bir baba gerçek bir ihtiyaçtır. Babasını kaybedenler bu gerçeği tez fark eder. İnsan bilinçdışı olarak babanın yerine ikame babalar buluverir. Çırak ustasına, hasta doktoruna "babamsın" deyiverir. Oysa gerçek babalar karşılık nedir bilmezken, ikame babalar karşılıksız metelik vermezler. İşte bu, hayatın öğrettiği önemli gerçeklerdendir! Öyle bir hastam vardı. İkame babalardan biri gider diğeri yerini alırdı. Her birine Allah gibi tapardı! Sonunda olan oldu, hastam babalardan sonuncusunu düşman bildi. Perseküte oldu. Anlayacağınız psikozun dibine vurdu. İkame babaya Allah'ın mevkisini layık gördü. Ona karşı en ufak bir itaatsizliğinin karşılığında o büyük güç kendisine dehşetli öfke duydu. Öyle inandı. Öyle bir güç atfetti ona. Öyle bir güç ki, adım atsa haberdardı ikame baba. Hatta düşüncelerini bile okur fikirlerine gem vururdu. Aklına olmadık fikirleri sokardı. Artık bu dünyada ona bir yer kalmadı. İkame baba oğlunu cezalandırmak için fırsat kollardı. Derken genç adam çareyi intiharda aradı. Nihayet karga tulumba bana getirdiler. Konuşmalarımız derinleştikçe kendini güvende hissediyor ve anlatıyordu. Her ne kadar ikame babanın kendisini dinlediğinden emin olsa da yanımda kendine güveniyordu. Neyse, anlaşıldı ki gerçek babayla bitmemiş hesapları vardı. Despot bir babaydı. Çok önemli ve hatta bu hayatta tek önemli adam olduğunu iddia ediyordu. İkame babaya verilen tanrısal düzeydeki cezalandırma gücü, gerçek babanın büyüklenmeciliğini ve despotizmini yansıtıyordu. “Ben kimim ki?” diyor, her şeyi babaya bağlıyordu! Ve tabi ki ikame babaya karşı hata yapmaktan, Allah'tan korkar gibi korkuyordu. Uzun süren psikoterapi ve ilaç tedavisi ile gerçek babası arasındaki bitmemiş hesaplar gözden geçirildi ve nihayetinde babanın dedesinden gelme huyları keşfedildi. Yani baba yaptığı birçok eylemde irade olarak sınırsız özgür değildi. Manevra alanı cüz-i iradesinden ibaretti. Sonunda babasını affetti, anladı, sevdi ve onunla barıştı. Gerçek baba kafasında gerçek yerini aldı. İkame babaya gelince; kimse gerçek babası değildi, olmazdı, olamazdı. Onlar sadece kendilerini sever karşılıksız adım atmazdı... Bunları anladığında uzun yıllar geçmişti... Kendi ifadesiyle "Allahtan başka büyük yoktu, ana-babaya gelince onlara bile itaat Allah'tan büyük olduklarını iddia ettikleri yere kadardı."...

Önyargılarla başa çıkmak! Ama nasıl?

Bundan çok önceydi. Yakın bir Türk dostumla önyargılarımız gözden geçirmeye karar vermiştik. Her ikimiz de konuyla ilgili anılarımızı paylaşacaktık. Her ikimiz de o konuda ıstırap derecesinde acı hissetmekte ve çözüm aramaktaydık. Söze o başladı. Amerika'da bir toplantıdaydı. Değerli bir bilim adamıydı. Aynı değerde yaşlı bir Amerikalı dostu ile sohbete dalmış giderken söz Araplardan açıldı. "Arapları hiç sevmem!" deyiverdi. "Elleriyle yerler! Cahildirler! Onlarca yıldır Şeyhlerinin boyunduruğundadırlar ama hiç ses çıkarmazlar" vs. vs. diyerek sıralarken Amerikalı yaşlı bilim adamı uzunca süren sessizliğini birden bozar ve alabildiğine soğukkanlı ve mesafeli bir ifadeyle "prejudicious!" yani "önyargı!" der... Arkadaşım uçurumdan aşağı yuvarlanır gibi hisseder. O basit, soğuk ve mesafeli kelime karşısında tutunacak bir tek dalı bile yoktur. Tek çare durumu kabullenmektir. "Evet" der, "Önyargılıyım..." Ama diye devam edecek olur ki Amerikalı adam "Bir zamanlar tüm insanoğlu karanlık dönemlerden geçtik." der ve konu artık kapanır. Bilim adamı dostum olayın etkisini hala unutamamaktadır. Yine bir başka öyküde çalıştığı kurumda İngilizce bilmeyen, Anadolu çocuğu kıvamındaki hocalar için "Ülke sınırlarını geçtikleri anda ayakkabı boyacısı bile olamazlar!" diye düşündüğünü, bu fikrini psikanalizi esnasında analisti ile paylaştığını ve analistin anında yorumu yapıştırdığını anlattı. Analisti dedi ki; "Onlar hakkında ne biliyorsun ki? Ne koşullardan buralara geldiklerini nereden biliyorsun? Üstelik onları değersizleştirip de kendine paye çıkarıyorsun. Görüyorum ki deryalar mürekkep olsa ağaçlar da kalem, yazmakla ilimin bitmeyeceğini hala anlamıyorsun...". "Unutma ki, dünya herkese yetecek kadar ve yeterince büyük!" diye eklemişti usta analist... Uzun lafın kısası, malum insanların iyi ve aydın ya da kötü ve karanlık halleri vardır. Mühim olan ne halde olduğunun farkında olmaktır. Size selam verene bile önyargıyla yaklaşıp art niyet aradığınız zamanlar olmadı mı? Önyargınızı saptayan bilge kişilerin "Kalbini yarıp ta içine mi baktın ki kötü niyetli olduğunu söylüyorsun!" dediğinde eliniz ayağınız karışmadı mı? Peki, ne etmeli de tolerans göstermeli ki önyargıları teker teker yok etmeli? Belki de yakın dostlara kulak kabartmalı ve dostumla yaptığımız gibi şu kahrolası önyargılarımızı bir bir gözden geçirip o tek kelimeyle "utanç"tan kurtulmalı...

Barış adında bir çocuk!

Her psikiyatristin günlük deneyimidir, aile içi geçimsizlikler, ilişki sorunları... Ne yazık ki hal bazen o noktaya dayanmakta ki kadın erkeği aldatmakta, erkek de kadını. Alabildiğine mutsuz çiftler doktor doktor dolaşmakta. Ve bazı hekimler kendini ilişki uzmanı olarak tanıtmakta. Başka şeylerle uğraşmamakta, ekmeğini o alanda kazanmakta... Yani müşteri bulmakta hiç sıkıntı yaşamamakta. İşte o çiftlerden herhangi birisini aktaracağım sizlere. Çok iyi başlayan bir ilişkileri vardı. Evlilik öncesi flört döneminde mutluluktan uçarlardı. Sessiz bir kontrat imzalamışlardı adeta. Vicdan sahibi, dürüst ve namuslu çocuklar yetiştireceklerdir. Adam ekmeğini taştan çıkaracak, kadın aile düzenini koruyacaktı. Ne de olsa aile sevgi ve huzur yuvası olmalıydı ve olacaktı. Bu güzel çift evlendiler. Ve beklenen gerçekleşti. İlk günden tartışmalar başladı. Her ikisi de kendi ailelerinden, atalarından ne gördüyse onunla gelmişti. En fecisi de erkek dominant olmaya programlanmıştı. Kadın da ondan aşağı kalmamıştı. Aylar sürecek irili ufaklı kavgalar kimi zaman çifti boşanmanın eşiğine taşıyacaktı. Kavgalar, birbirlerinin kafasına tabak fırlatmalara kadar uzanacaktı... Bereket aile büyüklerinden, kadının babası erdemli bir adamdı da iş boşanmaya varmadı. Babanın tavsiyesi kızına idi... Kocasını sevdiğini dolayısıyla boyun eğmesi gerektiğini önermekteydi. Her ikisi de eğitim düzeyi yüksek olan çift nihayet doktora başvurmaya karar verdi. Zira yeni doğan çocuğun adını kimin koyacağına ilişkin anlaşmazlık bardağı taşıran son damla olmuştu. Çit nihayet bana geldi. Okuduğunuz gibi aslında incir çekirdeğini doldurmaz bir ton meseleleri vardı. Hepsi, yakın ölçekte bakınca çocukça tartışmalardı. Ama ne vardı ki işin ası derindi. Her ikisi de çok bencildi. Peki, barış için ne yapmalıydı? Uzun lafın kısası fedakâr olunmalıydı. Barış yapması gereken tarafların kendi çıkarlarından ve değerlerinden tavizde bulunması ilelebet kavga gürültü içinde yaşamalarından daha akılcı olacaktı. Bu giriş bizim çifte çok etkileyici geldi. Sonuçta, aile gibi birlikte yaşamanın elzem olduğu ortamlarda barış, yani taviz kaçınılmazdır. İşe çocuğun adına dair kavganın çözümüyle başlandı. Çiftin her ikisini de şöyle bir gözlediğimde gördüm ki, kadın erkeğe göre çocuğa daha fazla duygusal yatırım yapıyor, erkek ise taviz verme noktasında daha esnek davranıyordu. Sonuçta çocuğun adını kadın koydu. Belki aranızda gülümseyenler olur ama oğullarına Barış adını uygun buldu...

“Dil ruhu etkiler mi?” meselesi

“Dil ruhu etkiler mi?” meselesi... Duyguların ve düşüncelerin dile gelmesi ne de önemlidir! Aklınıza gelmeyen ya da dilinizin ucunda kalan şeyleri bilirsiniz. Hani, rahatsız eder ve işi gücü bırakıp hatırlamaya çalışırsınız ya... Kelimeler ve karşılığı olan objeler arasındaki dil-bilimsel ilişkiden fazla söz etmeyeceğim. Mesela, neden İtalyanların şöyle avurtlarını şişire şişire "Antonio!" dediklerini, buna karşın İngilizlerin gayet kibarca "Smith!" demekle yetindiklerini bu iki ülkenin coğrafi koşulları ile kelimelerin yapısı arasındaki bağlantıya falan da dalacak değilim... Ben özellikle bir psikiyatrist gözü ile konuyla ilgileneceğim. Bir kere dilin beyinde bir merkezi olduğunu, bunun beynin genellikle sol yarısında olduğunu hatırlayalım. Mesela felç geçiren birinin bazen kalıcı bazen geçici bir süre konuşamadığını bilirsiniz. Çünkü öyle durumlarda, felce neden olan hadise gider konuşma merkezini etkiler. Eğer kişi konuşamaz halde ise Broca bölgesi etkilenmiş demektir. Broca bölgesi beynin alın bölümü ile şaka arasındaki kesişme noktasında, yani öndedir. Buna motor afazi derler. Wernicke bölgesi etkilenmiş ise duyusal afazi oluşur. Wernicke bölgesi beynin arka bölümündedir. Şakak bölgesinin bittiği alandadır. Anlatmaktan ziyade anlamak zorlaşmıştır. Yani duyduğu ya da gördüğü şeyin kelime karşılığını bulamaz. Böylece söylediklerinin anlamı yoktur. Motor ve duyusal alan arasındaki iletim afazisinde, duyduğu kelimeleri tekrar edemez, yüksek sesle okuyamazlar. Global afazide dil becerilerinin tümünde bozulma vardır; transkortikal afazilerde ise, yalnızca tekrarlama becerisi sağlam kalmış olabilir. Anatomik, nörolojik ve dil-bilimsel temellere bakınca, tahmin edeceğiniz gibi konu çok dallı budaklıdır. Derin ve incedir. Zaman zaman tekrar dönecek ve değişik açılardan ele alacağım. Bu yazıda sadece konuşmaya ve yazmaya düzen vermenin yani eğitimin ruhu nasıl da etkilediğine vurgu yapacağım. Eğer eğitimsiz iseniz çok şey bildiğinizi sanırsınız. Ama insanlar sizi anlamamaktadır diye var sayarsınız! Ya bildiklerinizin doğruluğu, geçerliliği ve güvenilirliği nasıl anlaşılacaktır? Bu ancak anlatabildiğiniz ölçüde mümkün olacaktır. Siz anlatacak, diğerleri ya da tabiatın bizzat kendisi ona karşılık verecek ve aklınızdakilerin gerçeklikte bir karşılığı var mı ortaya çıkacaktır. Anlatmak ta yetmez bir de düzgün anlatacaksınız. Bütün meselenin gramer kurallarına hâkimiyet ve bilinen kelime sayısında gizli olduğunu anlayacaksınız. Tabiata kendinizi anlatmak su bulmanıza, ekmek yapmanıza yarar, Tabiatın dili matematiktir mesela. Tarıma ilişkin hesaplar önemsiz mi? E=mc2 yerine m=Ec2 olur mu hiç... Adama gülmezler mi? Öte yandan insana kendinizi anlatmak sevdalara yol açarken, anlatamamak; öfkeye, hüzne, hayal kırıklığına dönmez mi? Yetersizlik, yeteneksizlik duyguları da cabası olmaz mı? Ama görüyorum ki, iddiası kadar derin eğitimi olmayanlar var orada, o ne hırstır o ne hava! Daha, kendi duygularını ve düşüncelerini ifade edemeyen, onlara yön veremeyen birinin tabiata ve diğer insanlara yani özetle tarihe nasıl yön vereceğini zorlanıyorum anlamakta! İnanmazsanız deneyin. Çok ayrıntısına girmeye gerek duymadan, yani isim fiil, vesaireyi düzgün sıralayarak, ana hatlarıyla gramer kurallarına uygun olarak yazın düşüncelerinizi bir kâğıda, kullandığınız kelimelere dikkat edin o arada... Gösterdiğiniz başarı oranında kendinize duyduğunuz saygının arttığına tanık olacaksınız orada... Demek ki, biçim, yani dil, özü, yani ruhu şenlendirecek denli ve dehşetli etkili olmakta... Mesela, arada yarar var Nazım'ın şiirlerinin gücü ile ruhsal zenginliği arasındaki ilişkiye bakmakta! Bu arada, mademki dil ruhu yumuşatmakta o halde en güzeli tatlı dilli olmakta... Ruhun dili nasıl etkilediği ise bir başka yazının konusu olmaya aday olmakta...