Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Romantik kıskançlık

Romantik kıskançlık… Sevgiyi ya da sevgiliyi kıskanmak. İngilizcesi “jealousy”… Bir de “envy” var ki, diğerlerinde olan şeyleri kıskanmak anlamına gelir ve bizde “haset” iyi bir karşılık olsa gerek… Sözünü edeceğim konu romantik kıskançlık üzerine olacak… Hekimlik pratiğimde o kadar sık rastlarım ki kıskançlıktan hastalanmış insanlara… İki şekli vardır. Birincisi “takıntı” şeklinde, bir başka ifadeyle obsesif nitelikte kıskançlık, diğeri ise psikotik nitelikte kıskançlık. Bu ikisinin ayrımını yapmakla koyulurum işe. Obsesif olanda gerçeklikle bağlantı hala korunurken, diğerinde akıl almaz inanışlar hakimdir. Sevgilisinin kendisini aldattığından emindir. Hatta eğer söz konusu olan kişi eşi ise, çocuklarının kendisinden olmadığını düşünecek kadar ileri gider. 5 aylık bebekte başlar kıskançlık. Kardeş kıskançlığına tanık olabilirsiniz. Yemeden içmeden kesilir yavrucak, diğer kardeşe fazla ilgi gösterilse. Ana memesinin bile kıskanıldığı ifade edilir bazı psikanalitik görüşlerde. Hayvanlarda bile gözlenir aslında… Eve yeni bir hayvan geldiğinde biraz ilgide azalma olsun hemen protesto başlar kedide köpekte… Gözyaşlarına boğulmuş haldedir romantik aşıklar… Genellikle cep telefonlarından alırlar haberleri! Sevgililerinin başka birisiyle yakınlaştığının en büyük delilidir mesajlaşmalar… Kahrolmuş vaziyettedirler. Kendilerine ilişkin imajları sarsılmıştır. Çirkin, işe yaramaz, yetersiz, yeteneksizdirler. Kahrolası o bir başkası tercih edilmiştir ya… Kimi zaman kıskançlık boyutunun, ölmek ya da öldürmek sınırlarına dayandığı görülür. “Hiç kıskançlık krizine girmedim!” Demeyin. İnanmam… Sizden biraz daha akıllı, biraz daha yakışıklı ya da güzel birisine dair edilmiş masum sözcüklere bile ne kadar da içerlemişsinizdir, değil mi? Özellikle gençlik çağlarında. Sevgiliniz farklı bir davranış sergilese, mesela biraz fazla makyaj yapsa, ya da değişik bir koku sürünse hemen ateşleniverir kıskançlık alevi. Kimileri kendini denetlerken, zor da olsa, kimileri ruhunu teslim eder adeta o malum duyguya. Çekilen acıya kayıtsız kalamazsınız. İnsani bir refleksle el vermeye çalışırsınız. Ama nafile. Sonunda hekime kadar gelir dayanır mesele. Başta da yazdığım gibi, ya obsesyon olarak ele alırız ve ona uygun tedavi planlarız. SSRI ve bilişsel davranışçı terapi uygularız. Ya da psikoz sınırlarında ise nöroleptiklerle hal yoluna gitmeye çalışırız… Ancak, deneyimlerime dayanarak söylemeliyim ki, denetlesek bile, kıskançlık ruhlarda derin iz bırakmakta. Acısı ölene dek yaşanmakta…

Elitizm ve biz

Elitizm ve biz… Köklü bir aileden gelen veya zekası yüksek, varlıklı, özel eğitim almış, deneyimli ya da her hangi bir üstün farklılığı olanların yönetimi elde tutması anlamına gelir. Anti-elitizm ise popülizm dahil bir çok elit karşıtı düşünceye verilen isimdir. Türkiye’de yaşananlara da bir bakın. Hangi ekonomik, siyasal ya da ideolojik zemine oturuyor tüm bu olanlar? Bence hiç birisine… Doğru cevabı psiko-sosyal bir süreç olsa gerek… Bilmem siz hiç dışlandınız mı? Öteki muamelesi gördünüz mü? Aldığınız eğitim, daha doğrusu almadığınız, çoğunlukla da bir türlü alamadığınız eğitim nedeniyle dezavantajlı hale düştünüz mü? Akranlarınızın sizi aptal yerine koyduğu oldu mu? Ta ilkokul sıralarından beri elit çocuklarına gösterilen müsamahadan her halükarda mahrum kaldınız mı? Sevgisiz, şefkatsiz, gözden uzak bir hayata mahkum oldunuz mu? Rüyalarınızda bile bir elitin süs köpeği kadar kıymetinizin olmadığını gördünüz mü? Peki, “Nedir bu insanların halet-i ruhiyesi?” diye bir düşündünüz mü? Şu arabesk müzikteki feryadı bir dinleyin, zengin kız-fakir oğlan filmlerinin reytingine bir bakın… Ya da hiç zahmet etmeyin ben söyleyeyim; yanardağlardan beter birikmiş öfke vardır o ruhlarda… Bir kez alevlenmeye görsün sönene kadar kalırsınız beklemek zorunda… O insanlardır ki bir araya geliverirler, sanki yüzlerce yıldır tanışıyormuşçasına.. Önlerine gelen, elite dair her değeri yıkar geçerler, bütün entelektüel değerlerin yerle bir olduğuna tanık olursunuz.. Adeta böyle bir düzende yaşamaktansa tümden yok olmayı tercih ederler… Böyle bir toplumsal dinamiğe sahip olduğumuzu düşünüyorum. Görüyorum ki, sürecin kendi elitini yaratmasına da izin verilmemektedir. Devinimin kendi içinde bir tutarlılığı olduğunu teslim etmeden yapamayacağım. Yüzlerce yılın birikmiş hıncı artık harekete geçmiştir. Enerji sönene dek beklemekten başka çare yoktur. Elbette bu gidişin bir sonu olacaktır. Ne de olsa bilim ve teknoloji evrensel gücünü ortaya koyacaktır. Onu elinde tutanların sınıf farkı gözetmediği anlaşılacaktır… Dileğim odur ki; süreç kendine fazla zarar vermeden sonlansın ve elitizm bir daha canlanmamak üzere yerin dibine batsın. Onun çocuğu olan, popülizm de yanı başına gömülsün gitsin… Diyorum ki, içinde yaşadığımız toplum, topluca bir psikanalizden geçse temel çatışmanın “elitizm”-“anti-elitizm” arasında geçtiğini göreceğimize eminim. Son bir sözüm var; bizim toplumumuzun entelektüel değerlere, sanata, bilime karşı çıktığı anlamına gelmesin tüm bu yazdıklarım. Ama bilim-sanat vb. ortak üretimin tek elde toplandığı gibi bir vahamete kapılan, torpilli bir zümre tarafından dayak yemeye dayanamadığı anlamı çıksın. Hele de insanımızın geri zekâlı olduğuna inanmak hiç mümkün değil. Nasrettin Hoca’nın torunları geri zekâlı olur mu hiç? Olsa olsa elit zümre tarafından zihnine sansür vurulmuş olmaktan her şey. “Ben bir şeyden anlamam zaten!” önyargısı ile kendini zincirlemekten.. Keşke elde kalan tek evrensel değerin “din” olmadığını, ne varsa her şeyin altında kendimizin yattığını en kısa zamanda fark edebilsek hep birden…

Satranç ve psikiyatri

Satranç ve psikiyatri… Her ne kadar eski ilgiyi korumasa bile şahane bir oyundur satranç. Açılış, oyun ortası, oyun sonu, piyon, şah, vezir, “gambit” (açılıştan alet feda ederek avantaj elde etme), “zugzwang” (ne yaparsan yap kaybedersin hali), daha nice terimler hayatta karşılığı olan… Karpov’lar, Kasparov’lar, Lasker’ler, Capablanca’lar, Spassky’ler, Fisher’ler… Daha kimler, kimler… Oyunu aslında iki insan arasındaki psikolojik mücadeleden ibaret gören Lasker’e de bir bakın… Her neyse, eski itibarını büyük ölçüde kaybetmesinin ana nedeni olarak, hemen tüm olası kombinasyonların yüklenebildiği bilgisayarları görüyorum, ben şahsen. Böylece oyun yaratıcı güç, zekâ, akıl, bilgelik vb. yüce değerlerle ilintisini yitirmiş, tümüyle bir hafıza oyunu haline gelmiştir. Hele bir de alet, büyük ustalar dâhil önüne geleni rahatlıkla yener hale gelince işin tadı tuzu kaçmıştır. Ama olsun, ben yine de meslek pratiğimde çok kullanırım satrançla ilgili düşünce biçimini… Aşk oyununda alakasız bir hamle ile açılış yapan ve daha oyun başlamadan kaybedenler, oyun ortasında rehavete kapılıp rakibine paçayı kaptıran iş adamları, oyun sonunda yılgınlığa, gereksiz ümitsizliğe kapılan depresyon hastaları, elindeki her şeyi filleri, kaleleri ne varsa her şeyi parlak fikirleri uğruna hesapsızca harcayan mani eğilimi olanları, rakibin yaptığı her hamleyi gözünde büyüten paranoid insanları, stratejisinde istikralı olamayan, daldan dala atlayan hatta belki de hiç strateji üretemeyen şizofrenik davranışları, karasızlığı ve inisiyatif koyamaması ile karakterize, planlara ters durumlarda oyunu hemencecik terk eden obsesif düşünceli olanları izlemek bana içten içe eğlenceli gelir. Bunu aramızda kalacağını bilerek itiraf ettim. Yoksa başkalarının içinde bulunduğu zor anlardan zevk alıyor değilim, zaten aynı şeyi kendim içinde yaparım ya… 10 hamle sonrasını görebildiğini ve bununla gurur duyduğunu ifade ederken ters köşe olan sözüm ona dehalar! Öte yandan en doğru stratejinin o anda yapılabilecek tek ve en güzel hamleyi keşfetmek olduğunu bilen mütevazı, bilge kişiler… Vezir fedasını her şeyin sonu sanıp erken kutlama yapanlar kurnazlar… Oyun sonuna taşınan bir piyon üstünlüğünün kıymetini bilen sabırlı ve usta yatırımcılar… Tüm bunlara tanık olmak sizce de eğlenceli değil mi? Hayat bir savaş mıdır? Ya kazanılan ya da kaybedilen… Bilmem ama bir oyun olduğuna adım gibi eminim… Belki de, ne kazananı ne de kaybedeni olmayan…

İntihar

İntihar… Değişik nedenlerle intihar edilmektedir. Sosyal, ekonomik, politik, psikolojik ve biyolojik nedenler sıralanabilir. Tüm bunların ortalama özelliklerinden söz etmeye çalışacağım. Belki de insanoğlunun kendine verdiği değerin maksimum düzeyini gösterir. “Her şey ve hatta kendi bedenim, zaman-mekân, geleceğim bile bana ait” diyenlerin işidir. Kendinize ne kadar çok değer atfederseniz, ümitsizlik ve çaresizlik o kadar büyük etki yaratır. Düşünün bir kez ancak Tanrı hiç ümitsizliğe ve çaresizliğe kapılmaz. Kendini o noktada değerli görenlerin ümitsiz ve çaresiz bir durumda hissedeceği şeyi bir hayal edin. Güzelliğini yitirme korkusu taşıyan bir sinema oyuncusu kadın mesela, ya da iktidarını kaybetmekte olan megaloman bir politikacı, ölümle burun buruna olduğunu hisseden, kendisine ölümsüzlüğü biçmiş bir önemli! Kanser hastası, parasıyla herkesi satın aldığına inanmış bir müflis iş adamı hayal edin. Aklınıza gelen hiç mi örnek yok? Bence olmalı… Bir hatırlayın bakalım intihar edenlerin ardından ne geçer aklınızdan? İntihar edenlerin arkasından fazlasıyla “ukala” insanmış diye düşünenler yok mu aranızdan? Detaylara bir bakmak gerekir. Bir anda gözü kararıverir insanın. Camdan aşağı atıverir kendini. Düşerken pişmanlık hisseder mi? Düşüp te sağ kalanlara bakılırsa, evet, pişmanlık hissi vardır onlarda. Toplumsal ve/veya önem verilen kişilerde psikolojik etki hayal edilmektedir. Yaptıklarından dolayı ne kadar da azap çekeceklerdir. Kahrolmaları istenmektedir. Cehenneme kadar yolları vardır. Kurtarıcı şeylere de bir bakın! Kızımı düşündüm son anda! Ah oğlum olmasaydı! vs. vs. derler çoğunlukla. Bir de bakarsınız ki hayata tutunmaları da narsisizmin bir ürünü olmakta. Kendilerinden çok sevdikleri ama kendilerine ait insan ya da objelere tutunmakta… İntihar girişimine önlem almak mümkün müdür? Bu soru hep sorulur. Bence risk altında olanlar bellidir. Daha önce girişimi olanlar, fikir düzeyinde bile olsa aklından ciddi şekilde intiharı geçirenler, Psikiyatrik ya da organik bir hastalığı olanlar, maddi kaybı büyük olanlar, prestijini yitirenler vs. hepsi risk altındadır. Çare olarak evvela şu en büyük zaaftan, bencillikten, büyüklenmecilikten, kibirden kurtulmak gerekir. En büyük günah olması belki de narsisizmin son perdesi olmasındandır. Ümidini kaybedenler son bir çift sözüm var… Hayat her ne kadar sonu olan bir şey ise de yaşanması gerekir. Unutulmamalıdır ki, yarın ne olacağını ancak Allah bilir…

Boyun eğdirmek

Boyun eğdirmek… Ezmek, bastırmak… İngilizce’si “quell”… En isyankar bir varlık bile aslında milyonlarca doğal kurala boyun eğmiş ilerler… Sözünü edeceğim şey doğal kurallar olmayacaktır. Sosyolojik kurallara da bir bakın! Nasıl da hayatımızı sarıvermişlerdir. Girdiğimiz sınavlardan, adab-ı muaşeret yasalarına ve hukuksal kanunlara dek sayısız, uyduğumuz, uymak zorunda olduğumuz kurallar… Onlardan da söz etmeyeceğim. Benim sözüm ikili insan ilişkilerine dair… Birinin diğerine boyun eğdirmesinden, ezmesinden söz edeceğim… Bir erkek çocuk düşünün. Ailenin en büyük çocuğu olsun. Ali diyelim. Kendisinden altı-yedi yaş küçük bir de kız kardeşi… Onun adı da Fatma imiş. Babalarının her istediğin yaptıran, dominant bir kişiliği varmış mesela. Ali babanın ve içinde yaşadığı toplumun bir uzantısı olarak Fatma üzerinde hakimiyet kurmak istermiş. Babasının yaptığı gibi istediği her şeyi yapmasını emredermiş. Fatma buna şiddetle direnir, Babaya şikayet edermiş ve baba Ali’ye şiddet uygularmış. Ali ne yaparmış? Tabi ki bulduğu ilk fırsatta Fatma’nın canına okurmuş. Babanın argümanı şu imiş: “Bu evde kuralları ben koyarım! Sizler ancak bana şikayet etmek yetkisine sahipsiniz!” Ali’nin şikayet etmeye, Fatma’nın gözünde küçük düşmeye hiç niyeti yokmuş. Babanın Ali’ye, Ali’nin Fatma’ya uyguladığı şiddetin dozu gün geçtikçe artmakta imiş. Arada sevgi, saygı, yüce ne kadar değer varsa hepsi bitmiş… Ta ki, bir gün Ali kardeşine sert bir obje ile vurup bayılmasına yol açmasına dek uzamış bu aile içi şiddet. Ali, Fatma’nın ölümünden korkup dehşete kapılmış… Ve şiddete son vermiş. Adeta onu öldürecek güçte olduğunu egzersiz etmenin verdiği öz güven bu son noktayı koymakta derin bir yer taşırmış. Demek birinin diğerine boyun eğdirme çabası kendi gücünü egzersiz etmek amacıyla olmakta, kendine güveni az olanlarda ise bu hale sıkça rastlanmakta… Malum, usta güreşçi kavgaya girmemekte, girerse rakibin öleceğinden korkmakta. Öyle anlıyorum ki, kuralları sadece ve sadece Yaratan koyduğunda herkes koşulsuz boyun eğmekte… Toplumsal kurallara karşı yaşanan devinime tarih denmekte, ama bireyin bireye uyguladığı kurallara boyun eğmek ise insan tabiatında kendine yer bulamamakta. Bu anlattığım hikayede Fatma’nın onurlu duruşuna şapka çıkartırken, Ali’ye kader kurbanı demekten başka ne gelir elden. Şiddet uygulamadan olur muydu? Hem toplum, hem de baba onu yap derken… Bazen boyun eğenleri görürsünüz. Şaşar kalırsınız. Ezen-ezilen ilişkisinin ne mene bir şey olduğuna tanık olursunuz. “Sen beni gücünle ez!” Der altta kalan!” Ben de sana yerine getiremeyeceğin taleplerimle gücünün çapını daha doğrusu çapsızlığını yaşatayım her an…

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD (Posttraumatic Stress Disorder)… Bazı acımasız anılar hatta rüyalar vardır ki iz bırakır. Saldırıya uğrarsınız, ya da bir felakete maruz kalırsınız.

Vefa

Vefa… Yapılan iyiliği unutmamak… İhtiyaç içinde olduğunuz bir an vardır, işte o anda size bir el uzanır, o eli unutmak mümkün mü? Vefalı olmak bir meziyettir. Vefasız olmak ise sadece sefilliğin göstergesidir. Zaten benim hakkımdı! Diyenlere sözüm yoktur. Oysa vefalı insan bilir ki, yapılan iyilik, iyiliği yapanın birikiminden size verilmiş karşılıksız bir hediyedir. Yılların birikimi altın tepside sunulur. Buna karşılık vermemek ne kadar da büyük ihanettir. O iyiliklerdir ki sizi bu güne getirmiştir. Annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, arkadaşlarınızı, dostlarınız bir düşünün… İhtiyacınızı nasılda kavrar ve sessizce nasıl da destek olur, yanınızda beliriverirler. Bana el veren hocalarımı hatırlıyorum. Ayhan Songar hocayı mesela, acaba diyorum, onun karşılık beklemeyen dost sıcaklığı olmasaydı, olur muydu? Amerika’da onca yıl kalabilmek mümkün olur muydu? Her şeyi ben yaptım demek mümkün mü? Sistemin, sosyal ortamın dışına itildiğim o yıllarda Günsel Koptagel hocanın cömert desteği olmasa olur muydu? Sisteme yeniden entegre olabilir miydim? Suzan Nadi olmadan Washington’da NIH de pozisyon bulmak olabilir miydi? Sevgili kayınvalidemin ve kayınpederimin cansiperane savunmaları olmasaydı olur muydu? İsim isim saymak istediğim o kadar insan var ki… Vefa borcumu nasıl ödeyeceğimi bilemediğim o kadar çok insan kendi hayatımda… Vefa hissi olmadan ulus olur muydu? Birbirine etinden tırnağından, yeri geldiğinde canından veren insanlar… Peki, tümü insan mı vefa borcumuz olan… Yaratan olmasaydı olur mu mesela? Ya da doğa olmadan… Onca iyilik niye yapılır ki zaten? Biraz vefa değil mi istenen altı astarı… Vefasızlık bana yakışmaz diyenlere ithaf olsun bu yazı…

Dört dörtlük insan

Dört dörtlük insan… Hep hastalıktan bahsettik, ya sağlık nedir? Ruhsal sağlığı tarif etmek çok zor bir şeydir. Ama üzerinde düşünmek gerekir. Unutmamalıdır ki, sağlığı ileri derecede bozulmuş bir insanda bile sağlıklı bir dünya mutlaka vardır. Buna her patogenezde bir salutogenez vardır denir. Gelin bir ideali, dört-dörtlük insanı tarif etmeye çalışalım. Sabırlıdırlar, ama hiç bir şeyi yok sayıp unutmaya çalışmazlar, diğerlerinin çıkarlarını, dertlerini en az kendilerininki kadar ciddiye alırlar, kendi yetersizlikleri, yeteneksizlikleri de dâhil her şeyin komik tarafını görebilirler, eğlenmeyi bilirler, zamanı geldiğinde kadere boyun eğebilirler, ama çıkış için çalışırlar, mesela kansere karşı onların boynu bükük fakat emeği boldur, boş vakit diye bir kavram bilmezler, sıradan olmaktan, beklentilerine sınır koymaktan yanadırlar, merakıdırlar ama dedikoducu olmazlar, vefakârdırlar, kendilerine yapılanları unutmazlar, affedicidirler, hoşgörülüdürler, eleştiride ölçülüdürler, eleştirilmeyi problem etmezler, sıkıntıyı önceden kestirebilir ve tedbir alabilirler, başkasına bağımlı değildirler, kimseyi de bilinçli olarak kendilerine bağımlı etmezler, severler, daha doğrusu sevebilirler, sevilmekten haz duyabilirler… Bu saydıklarım toplamda olgun insanı tanımlar. O noktadır ki hayali cihan değer… Sıraladıklarım, onların, hayatta, kendi dürtülerine karşı kullandıkları spontane savunmaları ima etmektedir. Kendinizde bu özelliklerin az ya da çok her birinden birer parça olduğunu görüyor olmalısınız. Peki ya arkadaşlarınızda, diğer her hangi bir insanda da her bir parçadan biraz da olsa gözleyebiliyor musunuz? O halde hedef açıktır, eksikleri tamamlamak ve dört-dörtlük insan olmak…

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilik bozukluğu… B tipi kişilik bozukluklarından biridir. Diğerleri anti-sosyal, histrionik, narsisistik olarak sıralanır. Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol edememe önemli bir bulgudur. Dehşetli bir şekilde insan ihtiyacı vardır. Dışlandıkları anda adeta parçalanmış gibi hissederler. O anda nefret ve intihar fikirleri gelişiverir. Yaşam amaçsız gibidir. Nasıl bir insan olduklarını hatta kim olduklarını bilemezler. Duygusal çalkantılar içindedirler. Bazen mutlu ama çoğunlukla da aşırı mutsuz hissederler. Boşluk hissi onların çok yakından tanıdığı bir histir. İntihar düşüncesi, jesti, tehditleri, bileklerini kesmek ya da bir ilacı fazla dozda almak gibi kendine zarar verici davranışlar sıkça yaşanan şeylerdir. Stres koşullarında paranoid fikirleri ortaya çıkar. Her şeyden, herkesten şüphe ederler. Alıngan olurlar. Dışlanmamak için olağanüstü çaba sarf ederler. Dışlanmanın hayali bile dayanılmaz olur. Aniden aşırı para harcamalar, süratli araba kullanmalar, birçok uyuşturucu madde kullanmalar, aşırı seks düşkünlüğü vs. gibi dürtüsellikler belirir. İnsanlar ya idealize edilir, tepelere çıkarılır ya da yerin dibine batırılır. Konuyla ilgili birçok film oynanmıştır. Mesela “Girl, Interrupted” çok iyi işlenmiş bir filmdir. Sebep büyük olasılıklar biyolojiktir. Hipokampus PTSD (travma sonrası stres bozukluğu) de olduğu gibi, küçüktür. Amigdala da küçüktür ve çok aktiftir. Buranın çok aktif olması dürtüselliği ve öfke patlamalarını izah edebilir. Prefrontal korteks az aktiftir. Bu nedenle, anıları hatırlamakta zorlanırlar. Özellikle de terkedilmeyle ilgili anıları… Çare psikoterapi ve ilaçla tedavidir.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu… Tanı kriterlerine şöylece bir bakalım. Asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılarla, kurallarla, listelerle, organize etme ya da program yapmalarla uğraşırlar. İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmeliyetçilik gösterirler. Kararsızlık en önemli özelliklerindendir. İnisyatif koyamazlar. Bir şeye başlamak ya da sonlandırmak ciddi problemdir. Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermezler. Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz, biriktirirler. Cimridirler. İnatçıdırlar… Her kişilik bozukluğu gibi erken yaşlarda başlar ve “egosintonik”tir. Yani, durumdan sıkıntı duymazlar. O nedenle psikoterapiye yanıt vermeleri için öncelikle sıkıntı hissetmeleri beklenir. Süreç zamana yayılır. Sevdiklerini ya da nefret ettiklerini anlayamazsınız. Hep düz ve nötr bir duydu halindendirler İnanılmaz bilgi birikimleri vardır. Entelektüel olurlar. Mesela aşk hakkında her şeyi bilirler ama aşık olamazlar. Jack Nicholson’ın “As Good As It Gets” filmini izlemeniz öneririm. Komedi tadında çok iyi çalışılmış bir film. Anlayacağınız, bir obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olgusu ile yaşamak bir hayli güçtür. Bereket versin, insana ne duygusal ne de fiziksel zarar vermek akıllarına gelecek en son şeydir. Vicdanları öylesine katıdır ki, zarar verdiklerine karşı dehşetli suçluluk hissederler. Çaresiz bir dert olmadığını hatırlatmak isterim. Psikoterapi özellikle de grup terapisinin yaralı olduğuna inanırım. Bu yazıyı sizlerden gelen talep üzerine ve büyük bir memnuniyetle kaleme aldığımı bildirmek isterim.

Ödül ve ceza

Ödül ve ceza… Bu yazımla biraz da düşünelim bakalım diyorum. Yoralım zihnimizi.. Psikolojinin ana konularındandır, ödül ve ceza… Öğrenmenin, şartlı refleksin esasıdır. Uzun uzun Pavlov’dan söz edecek değilim. Ama adını yazmadan da edemedim. Lise yıllarından hatırlarsınız şu meşhur, ortamda yemek olmadığı halde, zil çalınca salyası akan köpeği… Her neyse, tabi ki normalde hepimiz ödül bekler, cezadan korkar, kaçarız. Mahkemelik olanlar konuyu çok daha iyi hayal edebilir. Hakimin karşısında esas duruşta beklersiniz. Bazıları o anda şöyle düşünebilir; insanoğlu garip yaratık. Hem kendi kendine kanunlar falan icat eder, hem de yarattığı dünyadan kaçmak ister! Bu doğru mudur? Bir düşünelim… Pek de öyle değil gibidir. Ödülün de, cezanın da beyinde özel mekanizmaları olduğunu göre, o dünya insanın “mecburen” yarattığı bir dünyadır. Peki, neden vardır bu mekanizmalar? Belki de neyin cezayı, neyin ödülü getireceğini önceden kestirmek için vardır! Yani insan doğarken beyaz bir sayfa olarak değil, ödül ve cezanın gerekçelerini bilerek, bir başka ifadeyle, kanun kitabı, kara kaplı defteri yazılı olarak geliyor… Üstüne eklenen şey tecrübe oluyor… Geçmişten ders çıkarmak… Onun da beyinde hazır mekanizması olduğunu söylersem inanır mısınız? Bazı insanların, maalesef, doğuştan tecrübe yeteneği yoksunu olduğunu, onlara cezanın caydırıcı değil ve hatta ödülü verene vefadan eser olmadığını bilir misiniz? Peki, sosyal normlar? Dedim ya hepsi beyinde sözünü ettiğim temel mekanizmalarda kendine yer buluyor. Eğer mekanizma arızalıysa ceza da, ödül de, her şey nafile oluyor… Öte yandan bir adım daha atmak gerekirse, belki söz konusu mekanizmaların tetiklediği duygusal yaşantılarda, emosyonlarda sorun vardır diye de düşünebilirsiniz. Ödül hoş bir duyguya, ceza nahoş bir duyguya yol açmıyorsa, bilişsel düzeyde olayı yaşamanın ne yararı olacak ki? Bu dahi beyinde karşılığı olan bir şey… Ne beyinmiş ama değil mi? Dört taraftan kuşatmış adeta bizleri. Eğer sağlıklı iseniz, yerinde ve ölçülü ceza almış, ceza arsızı olmamış, cezadan gülmektense ağlayan birisi iseniz, ama ödüle gülebiliyorsanız, aldığınız ödül de ceza da kara kaplı kitabınızla uyumluysa, kendinizi emin ellerde, güvende ve kainatın huzurlu bir parçası gibi hissedersiniz, karanlık evrende Tanrının mutlu kulu olabilirsiniz.

İletişim

İletişim… İngilizcesi “communication”… Kökeni paylaşmak anlamına geliyor. Fikirleri, duyguları, niyetleri, tavırları, beklentileri, algıları paylaşmak… Konuşma, jest, yazı, davranış; iletişimin yolları…