Z. Soner Dinç
Felsefe Yüksek Lisans

Dil Neyi İnşa Eder? Dil ve Toplumsal Hayat Üzerine

“Var idiyse bir kuş
Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak
Vuruş değil de vuruluş kilidi kırdıysa
Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan
Arıyor.Yusuf bir ayna mıdır acaba?
Çetrefil,kuşku dolu,yadırgı
Ne kadar kendi oldu insan
O kadar başka.”

(İsmet Özel)

İnsani ve toplumsal düzlemde inşa edilmiş gerçeklikler arasında yaşıyoruz. Bu alanda, para, şirketler, bütün kurumlar, mülkiyet, sosyal sınıflar, evlilik/boşanma, ırklar, cinsiyetler, eserler, sanat eserleri, dil ve hukuk yer almaktadır ve hepsi insanlar tarafından inşa edilmiş olan sosyal gerçekliklerdir. Göklerden gelen bir şey olmaktan öte, kurucu özneleri insanlardır. Tamamında dil belirgin bir konumdadır, toplumsal hayatın işleyişinde önemli bir işlevdedir. Bu yazıda ‘inşa edilmiş sosyal gerçeklik’ ne demektir, toplumsal hayatımızda ne ifade eder, buna odaklanmaya çalışalım.

*

Sosyal ontoloji denilen (yeni) düşünme alanı, sosyal nesnelerin belirli biçim ve düzeylerdeki varlıklarına dair temel bir belirlenim içermektedir. Dil üzerinden gelişen ve toplumsal içerikleri olan gönderimlerin nasıl kurulduğu ve toplumsal ilişkiler ağında pratik halde nasıl karşılıklar bulabildiği sorunu ile ilgilenir bu alan. “Toplumsal gerçeklik”lerin bir analizidir de denilebilir. Toplumsal gerçeklik ifadesi ile toplumsal işleyiş ağı içerisinde asıl anlamını bulan ‘şey’lere işaret edilir.

Toplumsal hayat pratikleri akışı içerisinde bir şeyin toplumsal gerçeklik durumuna gelebilmesi için en temel ölçüt, geçilmesi gereken merkezi süreç kolektif kabul / tanıma durumudur. Ortaya atılan bir iddia ya da kavramın gerçeklik ya da toplumsal olarak inşa edilmiş bir şey durumuna gelmesi kolektif kabul olmaksızın inşa edilmiş bir gerçeklik durumuna gelemez.

Böylesi bir yapının varlığı hem iyi hem de kötü yanları olan bir durumdur. İyi yanı, toplumsal alanda ifadesini bulan her şey, otomatik olarak gerçeklik durumuna yükselemez. Onun geçmesi gereken bir toplumsal süreç vardır. Türkçedeki bir deyişe gönderi yaparsak, bir şey kırk kere söylendikten sonra bile ‘gerçek’ olmayabilir. Kötü yanı ise, toplumsal olarak kabul edilme sürecinden geçmiş olan her şey de, otomatik olarak iyi ya da gerçek değildir. Ad verme süreçlerinde toplumsal ortaklaşma/kabul bazen yanlışlar da yapabilir. Çeşitli düzeylerdeki damgalamalar ve insanlara ilişkin kalıp yargılar böyle oluşmaktadır örneğin. Ortaya çıkmış halde duran, bir ortak kabul ile oluşmuş olması, bir şeyin her zaman doğru olduğu anlamına gelemez. Kötü ve yanlış üzerinde de ortaklaşmalar, maalesef ki sıkça olabilmektedir.
Kurulumu tamamen insana bağlı olarak üretilmiş olan gerçeklikler arasında bir gerçeklik olan dil diğer özelliklerden farklı bir kurucu ve de belirleyici özelliğe sahiptir. Dil bütün bu ilişkiler içerisinde, sıradan bir özellik olmanın ötesinde, kurucu bir işlevdedir. Para, mülkiyet, evlilik, mezuniyet, ünvanlar… gibi inşa edilmiş gerçekliklerin (İngilizcesi: “institutions”) o olmaksızın var olamayacakları bir yapıdadır. Bu yönden, dile gündelik-toplumsal hayat pratikleri içerisinde ayrı bir özen gösterilmesi gerekmektedir. Kullanılan her bir sıfat, bir takım sorumluluklara ve insan hayatında etkilere de işaret eder.

Dil ile insanlar tarafından kurulan gerçeklerin anlamındaki güç, çoğu zaman fiziksel yanlarından öte, onunla hiçbir ilgisi de olmayan, çeşitli düzeylerde anlam ve işlevlerdedir. Sözgelimi 100 liralık banknotun kullanım alanındaki gücü, fiziksel bir güç değil, toplumsal olarak kabul edilen bir pratik tanınmış işlevdedir ya da bununla ilgili olarak belirli noktasal tarihlerin ötesine işaret ve anlamın yaratılması da buna dâhildir.

İnşa edilmiş toplumsal gerçekliklerin çeşitliliğinin iyi birer örnekleridir bunlar. Sözgelimi Fransa toplumu için 14 Temmuz, dünya emek hareketi için 1 Mayıs, Hıristiyan toplumlar için 1 Ocak gibi bir takım tarihlerin, bir kendinde anlamları, yani takvim sayfalarında diğer günlerden bir gün olma özellikleri vardır. Bir de bunların anlamsal olarak çok ötesinde inşa edilmiş güçlü anlamları vardır. Dil hem birinci anlamı hem de ikinci güçlü anlamı toplumsal olarak kurar.

Takvimdeki sıradan bir gün olma özelliğinin aşılması, tam olarak sosyal ontolojik bir olaydır. Dilin gücüyle kurulmakta, kolektif irade ile de son halini almaktadır. Dil ve toplumsal hayat pratikleri bu anlamda iç içe geçmiş durumdadırlar. Bu anlamlar ‘sıradan’ günleri olağan sıradanlıklarından sıyırır ve özel anlamlarını kendi toplumsallıkları içinde onlara kolektif olarak kazandırırlar. Bu toplumsallık da, gerçekliğin inşasında, dil ve tanınma ile bağıntısında ortaya çıkar.

Dil bir uygarlık ürünüdür. Kurulmuş yapıdadırlar ve üreticileri insanlardır, hatta genel olarak bütün bir İnsanlık’tır. Dil(ler), insanlığın ortak miraslarıdırlar. Kelimeler ise insanlığın ortak akıllarının ürünü. Doğa alanında bile var olan bir şeyin kendine özgü, kendinde bir anlamı yoktur, ona bütün pratikleriyle anlam ve işlevini veren zaten insanların tavır ve tutumlarıdır. Kuşkusuz yağmur diye bir şey insandan bağımsız olarak vardır doğad, ancak yağmur kavramının işaret ettiği pratik anlam mecburen toplumsaldır. Örneğin doğada evlilik diye de bir şeyden bahsetmek mümkün değilken, insanlık uygarlığının verdiği bir pratik addır bu. Gereklilikler şeyleri, şeyler de adları doğurmuştur.

Bu anlamda, dil-toplumsal hayat-insanlık uygarlığı birlikte işlemektedir. Herhangi bir uygarlık nesnesi olan şey olmasın ki, ona ne’lik özelliğini insan vermemiş olsun. Uygarlığın bütün parçalarının arkasında İnsan’ın izleri ve anlamlandırma çabaları vardır.

Sonuçta, dil ile insanların tarihsel olarak ortaya çıkan ihtiyaçlarının ürünüdür. Ortak bir şekilde toplumsal hayatı kuran kurucu tutkaldır. Bu tutkalın, insanları bulundukları yere yapıştıran bir şey olmaması, onun kullanım biçimine bağlıdır. Toplumsal hayatı genel iyi üzerinden kurmak, o tutkalın iyi kullanımı olacaktır. Damgalamalar, kalıp ve önyargıları bertaraf ederek inşa edilen bir dil, toplumsal hayatı da iyileştirme sürecinde bir araç olabilecektir.

Yorum yapın

Bu bölümde sadece okuduğunuz yazı ile ilgili yorumlarınızı iletin.