Bazı çiçekler var ki hep canlı hep ölümsüz!

Her hastamı ve hasta yakınını olduğu gibi o ikisini de odama girdiklerinde ayakta karşıladım. Hastamın kardeşi ellili yaşların başlarında bir hanımdı. Hafif şişmiş göz kapaklarının ardından heyecanlı bir gülümsemeyle; “Beni tanıdınız mı?” diye sordu. “Tabi ki tanıdım. Seni hiç tanımaz mıyım!” deyiverdim. Aslında tam emin olamamıştım. Sadece o çok uzaklardan, sanki zamanları falan delip geçen o güzel bakışından çıkarsamıştım…
Hala emin değildim ki getirdiği kız kardeşini muayene etmeye başladım. Çok şiddetli anksiyetesi olan hasta ile bir saate yakın görüştüm. Tüm dikkatim hastamın üzerindeydi. O süre boyunca büyük bir sessizlik ve saygıyla bekledi. Hastamla aramdaki diyaloğa hiç müdahale etmedi ki bu hasta yakınlarından pek sık rastlanan bir sabırlı bekleyiş değildi
Sonra EEG kaydı istedim. On-on beş dakikalık bir işlem için hastam önde o arkada odadan tam çıkıyorlardı ki… Arkasından ona seslendim aniden… “Getirdiğin o çiçeği unutmadım!” dedim. O sözcükler tam otuz beş yıl uzaktan o genç doktorun dağarcığından yine o genç kadına söyleniyordu. Bir anda geri döndü, öne doğru yavaşça eğilir gibi yaptı. Boynu hafifçe sağa, bana doğru büküldü, bakışlarından genç adamın dağarcığından yorgun kadının kalbine müthiş sıcak bir bağ kurulduğu anlaşılıyordu. Bu anlama yaşlı bir hekim olarak bende derin bir duygu seline evrildi. Boğazım düğümlendi. Aklım ta geçmiş zamanlara doğru, hızlı ve hüzünlü bir yolculuğa çıkıverdi.
O yıllar ki, muayene odam; tavanından örümcek ağlarının sarktığı, çöpe atılacakken benim için değil ama oda boş kalmasın diye taşınan tek ayağı tellerle sarılı, boyası yer yer dökülmüş uzun bir eski formika yemek masasında oturup saatlerce birileri gelse diye beklediğim zamanlardı…
“Kimse kapımı çalmazdı” diyeceğim ama kapı da yoktu ki. Olsun önünden geçen bir Allah’ın kulu da mı olmazdı. Olmazdı işte. Gelmezlerdi, gelemezlerdi, kurumda çalışanların bir kısmı anabilim dalı başkanının tecridini delmekten korkardı, bir kısmı da o şartlara razı olmuş bir adamın ruh sağlığının bozukluğundan ve tehlikeli olabileceğinden korkardı, son bir kısmı da öyle bir yerde bir doçent olabileceğini tahmin bile edemezdi. Otuzlu yaşların başı öylece gelip geçmişti genç adamın işte… Ki doçentlik unvanını kendi sınıf arkadaşları arasında ilk alanlardandı.
İşte hasta yakınının o boynu bükük derin bakışları, ta o yıllara çevirmişti projeksiyonları. Genç kadın Bosnalı idi. Ekonomik olarak ortanın altında bir statüye sahipti. Depresyonu vardı. Bosnalılara yönelik mezalim tüm şiddetiyle devam ediyordu. Ve tüm dünya seyrediyordu. Ve o genç kadındaki ruhsal çöküntü tümüyle insanoğlunun umarsızlığına, acımasızlığına tepkisindendi. Ekonomik ve sosyal olarak çaresizdi. Naif ve duyarlı kişiliğiyle öyle bir süreçle başa çıkamıyordu…
Böyle bazı nadir hastaları bana yönlendirdikleri olurdu. Ne hikmetse… Sanıyorum, eskiden Dünya Sağlık Örgütü koordinasyonunda yapmakta olduğum depresyon üzerindeki bir çalışmamın alışkanlığı ile yapılıyordu bu sevkiyat!
Tüm gücümle, elimdeki tüm eksik gedik olanaklarla tanı ve tedavisine çaba sarfetmiştim. Bir ay içerisinde uyguladığım antidepresanla toparlanmıştı. İkinci vizite geldiğinde ki aynı zamanda son görüşmemizdi, zaten bir üçüncüsü için hiçbir olanak yoktu, bana beyaz ve sarı renklerin hâkim olduğu büyükçe bir buket çiçek getirmişti. Kokusuyla ve her şeyiyle otuz beş yıl hiç bozulmadan yılları aşıp gelmişti işte… Sıcak, yüreklere akan birkaç damla göz yaşı ile…
Onu tanıyıverişim, dilimden dökülen sözcükler hepsi o kadar kendiliğinden idi ki sanki ilahi bir güç devreye girmişti. Sabredişin ödülü müydü ne… Yoksa neydi, tam bilinmez.
Kapının çıkışında, her şey, kadının diyaliz bağımlılığı, benim diyabetim, kalbimdeki pil, o örümcek ağları, o masa, her şey sahneden ayrılmış yerini derin bir sevgiye bırakmıştı…
Bizi takip edin: