Bazı anılar var ki acı dolu… Ders dolu!

1970’li yılların ikinci yarısı. Ankara’dayız. 14-15 yaşlarındayım.
Levent, Serdar Abi, Serhat ve mini-golf oynadığımız günler.
Orta okul son sınıftayım. Sonra Ankara Atatürk Lisesini tercih edeceğim. Serdar abinin etkisiyle. Ankara’nın en iyi lisesi demiş ve bana abilik edip yönlendirmişti.
Hemen her hafta sonu onlarla birlikte olmak… Ne güzel, ne neşeli günlerdi. En sevdiğim akrabalarımdı… En sevdiğim. Kardeşlerim. Babamın kuzeninin çocukları…
Sağmış-solmuş bilmediğimiz yıllar. Ya da hissettiğimiz ama bilmediğimiz yaşlar. Tarkan, Karaoğlan filmlerinden heyecanlanmayan çocuk mu vardı? Sinemalar tıklım tıklım dolardı. Ah o yıllar. Kartal Tibet’ler, Cüneyt Arkın’lar….
Ortaokul, Seyranbağları 50. Yıl Lisesindeydim. Okulun duvar gazetesine kocaman bir gamalı haç resmi yapıştırmıştım. Özene bezene çizmiştim. Okulun Fransızca öğretmeni usulca beni bulmuş ve olanca nezaket ve dikkatiyle resmin bana ait olup olmadığını sormuştu. Gayet kendimden emin bir gururla, hocanın beğenisini kazandığımı sanarak “Evet!” demiştim. Öğretmen nedenini sorduğunda “Dedem de Alman’ları sever. Ondan!” diye cevap vermiştim. Büyük bir anlayışla “Ya demek öyle!” demiş ve gözlerinde şiddet ya da nefretin buğusu bile olmaksızın “Peki, anladım!” diye eklemişti.
Birkaç gün daha resim duvarda kaldı ve yine sessizce kaldırıldı. Olayın anlamını fark etmem için aradan yıllar ve yılların geçmesi gerecekti. O yaşlarda duygular nerelere dek uzanıyordu… Öyle şeyler oluveriyordu işte…
Sonra akran etkisiyle, modaya uyarak mı desem, ya da belki de libidonun gösterdiği yolda ilerleyerek mi desem, ben Atatürk Lisesinde Sol görüşlüler arasında yer alacaktım. Yine bilmeden ama hissederek.
Levent, Serdar abi ve Serhat ile akrabalık bağlarımızda en küçük bir etki yaşamayacaktık. Maraşlı ülkücülerin kahvesinde Marks falan diyerek nutuklar atacaktım. Onların himayesinde… Sevgi dolu anlayışlarına sığınarak. O anlayış, o bakışlar ki hala bu ihtiyarlamış, yaşarmış gözlerimin önünde…
Ölmemeleri gerekirdi. En son cinayete kurban gidecek olanlar onlardı. Onlar gerçek birer çiçekti.
Olayların tam ayırdına varmam 29-30 yaşlarında Amerika’da olacaktı. Bir Türk barında mavi gözlü, sarı saçlı bir adam yanaşacak ve benimle inanılmaz güzel bir İstanbul Türkçesiyle konuşmaya başlayacaktı. Türk barmen uzaktan yüksek sesle Türkçe “Bunlar buraya gelir ve senin gibi, gençlerle konuşup bilgi toplar. CIA ajanıdır onlar!” diye adamın da rahatlıkla duyacağı şekilde seslenmişti.
Adam oruç tutup tutmadığımı, nereli olduğumu, Kıbrıs’ın Türklere mi yoksa Yunanlılara mı ait olduğu konusunda ne düşündüğümü vesaire bir sürü şey sordu. Maraşlı olduğumu öğrendiğinde olaylar zamanında nerede olduğumu merak etti. İstanbul’da üniversiteye yeni başladığımı öğrendi. Derken, ben de ona bir iki soru sordum. Verdiği cevaplar arasında olaylar sırasında Kıbrıs’ta silah ticaretiyle ilgilediğini, tam olaylar zamanında da Maraş’a gelip gittiğini hiç sorun etmeden açıkça ifade etti.
Sağ-sol konusunun ne anlama geldiğini anladığım, hislerimin alt üst olduğu andı o an. Son sorusuna cevabım “Kıbrıs konusunda zekâsı olan her Türkün edeceği iki çift sözün; sonuçta iki ayrı milletin aynı adada ama ayrı ayrı yaşamayı öğrenmek zorunda olduğu yönünde olacağını belirtmek şeklinde olmuştu. Net ve keskin bir ifadeyle ve kızarak yanıtlamıştım ki son sözü “Ama Avrupalılar ve Yunanlılar öyle düşünmüyor!” idi.
1980, 21 Şubat. En sevdiğim akrabalarımızın katilleri rahmetli babamın, ki o yıllarda üst düzey bir hakimdi, günler ve geceler süren çabasıyla bulunuvermişti…
Ama ne fayda ki olan koparılan çiçeklere, cinayete bizzat tanıklık eden babalara, analara, kız kardeşlere, erkek kardeşlere ve derken tüm Türk gençliğine olmuştu.
O yılların acılarına yol açanlara, her kim olurlarsa olsunlar, asla hakkımı helal etmiyorum. Hele de onların kimler olduğu zaman içinde anlaşıldıkça, alkolik gaddar Sovyet liderlerine ve ipliği Epstein gibiler ile iyice açığa çıkan diğerlerine, topuna lanet okuyorum.
Bu yazıyı da özellikle gençler için kalem aldığımı belirtmek istiyorum. Duygu dünyaları çok güzel, çok coşkulu, sıcak ve renkli ama farkındalıkla birlikte olmadıkça gerçeği yakalamak mümkün olmuyor.
Aziz dostum, sevgili Sadi Babanın dediği gibi tam gerçekler sadece akılla veya sadece kalple bulunamıyor. İkisi bir arada olmazsa olmuyor.
Herkese özellikle de gençlere, gençlerimize, kalpsiz bilgiden ve bilgisiz duygu sellerinden uzak bir ömür ve gelecek diliyorum.
Bizi takip edin: