Frankenstein’a Psikanalitik Bir Bakış

19. yüzyılda yazılmış olan ve gotik romanın farklı örneklerinden biri sayılan Frankenstein insan ruhunun karanlık tarafıyla yakından ilgili bir roman. Romanda dönemin hakim söylemleri hakkında olduğu kadar evrensel insanlık halleriyle ilgili de çok şey bulmak mümkün. Ezilmişliğin ve dışlanmışlığın en tekinsiz halleri bütün açıklığıyla sergilenmiş gibidir. Hikaye 18. Yüzyıl Avrupası’nda geçer.

Kolonileşmenin had safhalara ulaştığı bu dönem, aynı zamanda ırkçı söylemlerin yoğunluk kazandığı, beyaz Avrupalının yaptığını meşru göstermek için bu söylemlere sık sık başvurduğu bir dönemdir. Bu durum elbette bireysel hayatlarda da karşılığını bulmuştur. Bu siyasi konjonktür ezilen sınıf ya da etnik kökenden gelenlerin yanı sıra ezen sınıflara mensup insanlar için de ruhsal çalkantılara ve travmalara neden olan bir ortam yaratmıştır. Her ezenin aynı zamanda bir ezilmişliği de içinde barındırdığını düşünürsek, ezilenlerin sesini olmasa da fısıltısını duymaları, onların acılarını anlamasalar dahi sezmeleri kaçınılmazdır. Feminist hareketin kurucularından sayılan annesi Mary Wollstonecraft’i erken yaşta kaybetmiş bir kadın olarak Mary Shelly’nin romanında da bu fısıltının ve sezginin izlerine rastlarız. Romanı, Mary Shelly’nin bastırılmış duygularının, arzularının ve bunların sebep olduğu korkuların bir yansıması olarak okumak mümkün. Bunun en iyi kanıtı romanın yazılış sürecidir. Mary Shelly, eşi Percy Bysshe Shelly, Lord Byron ve bir başka arkadaşlarının bulunduğu bir toplantıda kimin en iyi korku hikayesi yazacağına dair girdikleri iddia sonucu uzun bir süre insanları en çok neyin korkutacağı üzerine kafa yormuş ve sonunda da gördüğü bir rüyadan esinlenerek (daydream) Frankenstein öyküsünü kurgulamıştır:

“[…] gözlerimi dehşet içinde açtım. Bu fikir aklımı öyle başımdan aldı ki içimin ürperdiğini hissettim ve ürkütücü hayallerimin yerini çevremi kuşatan gerçekliğin almasını istedim. […] Tiksinç hayaleti aklımdan çıkaramıyordum. Zihnim onunla doluydu. Başka şeyler düşünmeliydim. Hayalet öykümü hatırladım birden; o usandırıcı, talihsiz hayalet öykümü! Ah! O gece korktuğum kadar okuyucumu korkutacak öyküyü bir yaratabilseydim!”

Yazar öyküsünü kurguladıktan sonra, eşinin desteğiyle bunu bir romana dönüştürmüştür. Yazılış biçiminden de görüleceği üzere Frankenstein, yazarın ruh halinden önemli izler taşır. Daha da ileri gidersek romanın Jung’un tabiriyle Shelly’nin gölgesiyle yüzleşmesi sonucu ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Jung’un teorisinde gölge, insanın bastırılmış arzularının konumlandığı, karanlıkta kalan, ilk günah olan baba cinayetinin dahi saklandığı ve gözden uzak tutulduğu yerdir. Öte yandan bu karanlık ve yıkıcı güçlerin kol gezdiği alanda yaratıcı bir enerji de mevcuttur. Bu nedenle de yaratıcılık, ancak burayla ilişki kurulabildiği takdirde mümkün olur. Bu bağlamda okuduğumuzda Frankenstein romanının yazarın gölgesine dair bir sözü olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Peki gölgesiyle yüzleştiğinde Shelly’nin gördüğü nedir? Herkesin kaçtığı, kimsenin yüzüne doğrudan bakamadığı, insanlara dehşet saçan, öte yandan konuşanlarda merhametle karışık öfke gibi ikircikli duygular uyandıran iblis… Bu iblis, yazarın ve dönemin toplumunun bilinçdışında yer etmiş, yasaklanan arzuların, korkuların ve suçluluk duygularının yansıtıldığı etnik ötekiden başkası değildir. Her ötekinin ötekisine organik bir bağla bağlı olmasının en iyi kanıtı ise, bu iblisin popüler kültürde ve insanlar arasında oldum olası yaratıcısı doktorun, Frankenstein’ın adıyla anılmasıdır.

Roman bir çerçeve hikayeyle başlar. Kuzey Kutbu’nda keşfe çıkmış olan ve kardeşine gittiği yerlerden mektuplar yollayan Walton, yolculuğu sırasında doktor Frankenstein’la karşılaşır ve doktorun hikayesini günlükler şeklinde okuyucuya aktarır. Bu kurguda dikkati çeken en önemli özellik anlatının daima dolaylı yoldan hedefine ulaşmasıdır. Esas hikaye olan Frankenstein’ın hikayesi önce Walton’ın süzgecinden geçer. Yaratığınki ise benzeri bir süreci iki kere deneyimler: Hikayesini önce doktora aktarır, Walton doktorun hikayesini anlattığı sırada yaratığınkine de yer verir. Yazarın böyle dolaylı bir anlatım tekniğini seçmiş olmasını, karakterlerin ve hikayenin bilinçdışıyla olan ilişkisine yormak mümkündür. Bir dil gibi yapılanan; ancak içindekileri dış dünyaya hiçbir zaman dolaysız biçimde aktaramadığımız bilinçdışıyla en çok temasa geçilen yerlerden biri olan yaratım süreci, bu sayede Frankenstein romanının da temalarından biri haline gelmiştir. Bunun bir başka örneği, Mary Shelly’nin romanı kurgularken yaşadığı sancılı süreçle doktor Frankenstein’ın yaratığı tasarlarken hissettikleri arasındaki parallelliktir. Doktor, çok zorlu ve yalnız geçen iki yılın sonunda tünelin ucundaki ışığı görür ve onca zamandır hedeflediği sona yaklaştığını sezer:

“Akıl almaz bir çalışma ve yorgunlukla geçen geceler ve gündüzlerin ardından oluşumun ve yaşamın sırrını keşfetmiştim. Dahası cansız varlıklara hayat verebilir hale gelmiştim. […] Dünyanın yaratılışından bu yana en bilge insanın amacı ve arzusu olan şey, artık benim avucumun içindeydi. […] Durumum tıpkı ölülerle gömüldükten sonra, tek bir cılız ışığı takip ederek yaşama doğru çıkış yolu bulan Arap’ınkine benziyordu.”

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere oldukça narsisist bir kişilik yapısıyla karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün. Çok uzun süre libido yatırımını kendi idealine yatıran doktor, sonunda bu libidonun kaynaklandığı bilinçdışının tezahürünü ortaya koyar. Tam da bilinçdışından izler taşıdığı için bu tezahür insanların görmekten hoşlanmadığı, öyle ki ona baksalar dahi tam olarak tarif edemedikleri ve korktukları iblistir: “Kelimelerle ifade edemeyeceğim, devasa, ama biçimsiz ve orantısız bir yaratık… […] Onun yüzü kadar korkunç bir görüntüyü, öyle bir iğrençlik ve çirkinliği hayatımda görmemiştim […]” (s. 262) Yazarın da amacı budur zaten: insanların donup kalmalarına neden olacak, onları korkutacak bir öykü yazmak, onları insanın karanlıkta kalmış yanının, gölgesinin dehlizleriyle tanıştırmak. İblisin bu denli bakılamaz oluşu, onun aynı zamanda sembolik düzende ifadesini direkt olarak bulamayan bir sistemle ilişkisinden kaynaklanır: Bilinçdışı. Lacan’ın ifadesiyle le Reel’den ve onunla ilişkili das Erhabene’den (Sublime, yüce) bir parçayı içinde taşıyan yaratık insanlarda yüce olanın karşısında yaşanan bir titreme hissine neden olur. Yüce olan gibi yaratık da “güzellikten” tamamen uzaktır. Bununla birlikte yaratığın kaynaklandığı yer ve das Erhabene’yle ilişkisi bir tezat teşkil eder; zira yaratık ölümlü bir insan tarafından yaratılmıştır. Bu tezat, dönemin ve özellikle de Shelly ailesinin doğa bilimlerine olan tutkusunun bir yansımasıdır. Bu yeni düşünce tarzının ışığında artık canlının cansız maddeden geldiği düşünülmektedir. Maddi dünyanın ötesinde bir yaratıcı fikri yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Bununla birlikte doktorun bir insan yaratma fikri köklerini bu modern düşünceden değil, Orta Çağ’ın simyacılarından alır. Bu dönüşüm ilginçtir. Dinsel paradigmaların hüküm sürdüğü bir dönemden kaynaklanan arzu, kendisini modern dünyanın materyalist düzeninde gerçekleştirmiştir. Yaratığın, doğaüstü bir gücün değil, bizzat doktorun Gerçek’inden izler taşıması da bu yüzdendir. Tanrı, artık birey(de)dir. Yüce olan da murdar olan da insanın içindedir. Bütün bu yorumlar, yaratığın ve doktorun hikayelerinin dolaylı olarak aktarılmasını açıklamamızda bize yardımcı olur. Önceden de belirtildiği gibi, söze direkt dökülemeyen ve Le Reel’i içinde barındıran bilinçdışı öğeler, ancak dilin süzgecinden (ya da burada olduğu gibi bir başka anlatıcının süzgecinden) geçerek bize ulaşır. Bu, aynı zamanda yazarın öyküsünü aktarırken erkek anlatıcı(lar)a ihtiyaç duymasıyla bir paralellik teşkil eder. Öyküsünün önsözünü Mary Shelly’nin ağzından eşinin aktarması gibi, öykü boyunca da yazarın sesiyle okuyucu arasına erkek anlatıcılar girer. Bu, hem kadının bir otorite olmadan yaratımda bulunamayacağını akla getirir, sesini duyurmak için bir medyuma, bir erkeğe ihtiyaç duyduğunu düşündürür, hem de erkek-egemen iktidarı soru işareti altında bırakarak iktidarın imkansızlığına vurgu yapar. Bu iktidarsızlığın bir diğer göstergesi de yaratığın bizzat kendisidir. Yaratık, beyaz İngiliz’in, kolonide yaşayan siyah adama yaklaşımını temsil eder. Siyah adamın kültürel melezliğini, fısıltısını, uyandırdığı korku ve coşkulu merakı ortaya koyar. Önceden de sözünü ettiğim gibi atfedilen bu özellikler, beyaz adamın etnik ötekiye yansıttığı, aslında kendisine ait olan ve etrafında bir gölge gibi taşıdığı bastırılmış arzularıdır. Doktor kendi karanlık yönünü yansıttığı bu “öteki”den, iblisten korkar. Avrupa dilini öğrenen iblis ise kendisinden korkan, onu yok sayan yaratıcısına meydan okur, onun sevdiklerini elinden alır, hayatını ve benliğini paramparça eder. Etnik öteki varlığını ortaya koymak için beyaz Avrupalıyı taklit ederken dahi onu dönüştürür. Avrupalı’nın şiddetini kitaplardan öğrenen iblis, bu şiddetin aynısını yaratıcına karşı kullanır: “Felix’in verdiği derslerin ve insanlığın hunhar kanunlarının sayesinde sahtekarlığı öğrenmiştim.” (s. 176) Bu da mutlak iktidarın imkansızlığının bir başka göstergesidir.

Romanın iktidarla ilişkisi bunlarla sınırlı değildir. Bakış meselesi bu bağlamda incelenecek bir başka nokta olarak karşımıza çıkar. Bakışın egemenlikle ilişkisine değinen düşünürlerin başında Sartre ve Edward Said gelir. Bu düşünürlere göre bakış, iktidar ilişkilerini içinde barındırır. Bakan özne ve bakılan nesne arasında bir hiyerarşi söz konusudur. Bakan özne iktidarı elinde tutandır. Yıllar boyu Orient’e bakan beyaz Avrupalı bu iktidarın taşıyıcısı konumunda olmuştur. Bununla birlikte bakılmak, doğumdan sonra bebeğin en temel ihtiyacıdır da aynı zamanda. Bebek, kaybettiği, soyunduğu annesinin bedenini telafi etmek ve o mükemmel küreye geri dönebilmek için beş duyusuyla annesine sarılır. İhtiyaç duyduğunda annesinin ona bakmasını ister. Bu öylesine bir ihtiyaçtır ki, yokluğu insanın deneyimlediği en önemli travmalardan biridir: Bu, bebeğin uyanıp annesini yanında göremediği ya da tersinden okursak, annesinin ona bakmadığını fark ettiği ilk andır. İlk sevgi nesnesi olan anneyle kurulan göz teması çok büyük bir önem teşkil eder. Sadece yiyeceklerle beslenen, sevgi verilmeyen bebeklerin ölüme kadar varan bir yoksunluk yaşadıkları kaydedilmiştir. Anneyle yaşanan bu alışveriş sonradan bebeğin gerçekleştireceği libido aktarımlarının bir başlangıcıdır. Bunun eksikliği libidonun büyük oranda egoya aktarılmasına yani narsisist bir kişilik yapısının ortaya çıkmasına neden olur. Frankenstein’ın yaratığı bunun en iyi örneklerindendir. Bakıştan yoksun kalan, bu yüzden narsisizmi yaralanan bu isimsiz karakter, sonunda şiddet eylemlerine yönelerek varlığını bu yolla ortaya koyar. Aldığı darbeler ruhunu öyle yaralanmıştır ki, artık kimseyle empati kuramaz. Kendi varlığı, diğerinin (iktidarının) yokluğuna tekabül eder: “Başımı eğip kurbanıma baktığımda yüreğim sevinçle ve müthiş bir zafer duygusuyla dolup taştı. Ellerimi çırparak, ‘Şu dünyada ben de keder yaratabiliyorum. Düşmanım yenilmez değil. Bu ölüm onu çaresizliğe sürükleyecek ve binlerce başka ıstırap da eziyetlerle sonunu getirecek,’ dedim.” (s. 175) Ezilen yaratık, egemenin iktidarını onun araçlarını yani öldürme hakkını kullanarak sarsar. Erkek egemen iktidarın en önemli özelliği, kadınların doğurma yetisine karşı öldürme hakkını elinde tutmaktır. Bu hakkı egemenin elinden alan yaratık, kendine yeni bir iktidar alanı yaratır. Yaratık kendisine bu alanı yaratmadan önce dahi Frankenstein meydana getirdiği insanın “istediği gibi” olmaması sonucunda kastre olmuştur zaten: İnsanla hayvan, canlıyla cansız karışımı olan melez yaratık fısıltılı konuşmasıyla Frankenstein’ın iktidarını en başından sarsar. Doktorun amacı yepyeni bir hayat formu oluşturmak, mükemmel canlıyı ortaya çıkarmaktır, yani Tanrı’nın iktidarına sahip olmaktır. Tanrı’nın alanı olan yaşam ve ölümün sınırında gezinmesi de bu yüzdendir:

“Yaşam ve ölüm bana her şeyden önce, aşmam gereken hayali bir sınır gibi görünüyordu. Sonra da karanlık dünyamıza bir ışık seli yağdıracaktım. Yepyeni bir tür beni yaratıcısı ve kaynağı olarak belleyecek ve saygı gösterecekti. Birçok mutlu ve mükemmel yaratık varlıklarını bana borçlu olacaktı. Hiçbir baba çocuklarının minnetini, benim bu varlıklarınkini hak ettiğim gibi hak edemeyecekti.” (s. 69)

Oysa işler doktorun planladığı gibi gitmez. Yaratık mükemmel olmak bir yana, düpedüz bir ucubedir, bir hilkat garibesidir, insanın asla görmek istemediği, sonsuza kadar karanlığa hapsettiği korkularının dışavurumudur. Bu haliyle iktidarın imzasını üzerinde taşırken bir yandan da onu egemene karşı kullanarak her ikisinin de ölümüne yol açar. Bu ölüm, iktidarın ulaşılamazlığının göstergesidir. Ne zaman seyahate çıkacak olsa bir sebeple tarihi ertelemek durumunda kalan Frankenstein, bu imkansızlığın ipucunu önceden verir bize. İlk kez üniversiteye gideceği ve ideallerini gerçekleştirmek üzere ilk adımı atacağı sırada annesini kaybetmesi ve seyahati bu ölüm nedeniyle ertelemesi, iktidarın sürekli ertelenen yapısının işaretidir: “[…] kararlaştırılan gün gelmeden önce hayatımın ilk talihsizliği gerçekleşti. Gelecekte çekeceğim acıların ilk kehanetiydi bu sanki.” (s. 56)

Yaratık aynı zamanda ilerlemeci düşüncenin ve doğa bilimlerinin aşırı iyimser algısını ters köşe yapan bir karakter olarak da karşımıza çıkar. Fiziğe ve kimyaya tutkuyla bağlı olan Doktor Frankenstein, büyük bir emek sonucu bu konularda edindiği bilgilerle, Orta Çağ’ın karanlıkta kalmış büyücülük fikirlerine geri dönüş yapmış ve sonradan iblis adını vereceği hilkat garibesini ortaya çıkarmıştır. Doğa bilimlerinin bu sonucunu bir çeşit regresyon olarak algılamak ve yaratıcı süreçte meydana gelen durumla özdeş tutmak mümkündür. Yaratık, ilerlemeci dünya algısına indirilen bir darbedir. O gerilerde kalmış olanın, korkunç olanın, tekinsiz olanın bir ifadesidir. Yaratıcısının bakışına bile mazhar olamayacak kadar çirkindir. Ona kimse bakamaz. Bu durum, önceden de sözünü ettiğim gibi, yaratığın Lacan’ın ortaya koyduğu Le Reel düzeniyle ilişkilidir. Yaratığın bu durumu modern insanın trajedisini de içerir. Aydınlanmayla birlikte pozitivist bilimlerin dinin yerini alması, artık metafiziğin değil, fiziğin ve modern kimyanın otorite sayılması, Gauchet’nin tanımıyla dünyanın büyüsünün bozulmasına neden olmuştur. Bunun köklerini Hristiyanlık öğretisinin başlangıcına kadar götürmek mümkündür. Hristiyanlıkla birlikte Tanrı kendisini cisimleştirmiş, maddi bir varlık haline sokmuş ve dünyadan çekilmiştir. Artık onun sözcüsü İsa’dır ve Tanrı maddenin ötesindeki dünyasında olan biteni izlemekle yetinir. Aydınlanma düşüncesi ve onunla birlikte ilerleyen doğa bilimleri kaynağını bu öğretiden alır ve Darwin’le son noktasına ulaşır. Artık canlının oluşumunun maddeden kaynaklandığı fikri hüküm sürmektedir. Bu sürecin bütün izlerine Frankenstein romanında rastlamak mümkün. Başta Orta Çağ’ın büyücülük fikirleriyle haşır neşir olan ve kendisine örnek olarak bu dönemden araştırmacıları seçen Doktor Frankenstein, seküler üniversite eğitimiyle birlikte modern doğa bilimlerine ilgi duymaya başlar ve doğayla ölümün sırrını bu sayede çözebileceğine inanır. Yoğun çalışmalarının ardından yeni bir yaşam ortaya çıkarabileceğini düşünen doktor ölülerden elde ettiği parçalarla bir kolaj niteliğinde ve iki metre boyunda bir hilkat garibesi yaratır. Bu hilkat garibesi, beyaz Avrupalı doktorun “ötekisidir”. Onun saklı kalmış arzularını, bastırılmış düşüncelerini temsil eder. Yaratık Jung’un tabiriyle doktorun gölgesidir. Bu gölge zaman içinde ego oluşumunu gerçekleştirir ve tam da bu süreç modern insanın çaresizliğini ve yalnızlığını ortaya koyar. Modern insan yaratıcısından mahrum bırakılmıştır. Yaratıcı onu terk etmiştir. İnsan, dünyaya fırlatılmış (üstelik de erken fırlatılmış) bir zavallıdan başkası değildir. Anlam, etrafında gördükleriyle sınırlıdır. Onu ortaya çıkarması kendi çabalarına bağlıdır. Yaratığın dil öğrenirkenki yalnızlığı buna örnek teşkil eder. Romanın sürekli Milton’ın Kayıp Cennet’ine gönderme yapması da bu anlamda tesadüf değildir. Bu epik şiirin özelliği, şairinin istemeden Tanrı’dan esirgediği ve Şeytan’a verdiği hayat dolu, kanlı canlı karakterdir. Şiirde Tanrı soğuk, kaskatı bir rasyonelliğin sembolünden başka bir şeydir. Bu anlamda akla ölümü getirir. Oysa şeytan bütün canlılığıyla yaşar. Birden çok kere alıntı yapılan bu şiirin de sezdirdiği gibi Tanrı insanı yaratmış ve kendisi sahnede çekilmiştir.

18. yüzyıl Avrupası’nda geçen ve dönemin tarihsel gelişmelerinin tekinsiz biçimde sirayet ettiği Frankenstein gerek anlattığı öyküyle gerekse bu öyküyü anlatış biçimiyle öteki olmanın ve bu öteki üzerinde kurulan iktidar mekanizmalarının psikanalitik yorumunu mümkün kılar. Avrupalı beyaz adamın bir yandan babalık yapmak istediği, bir yandan da farklılığından korktuğu etnik ötekiyle ilişkisinin ruh dünyasındaki yansımalarına bir kapı aralar. Bu kapıyı gerek otorite sembolü doktor Frankenstein’ın, gerekse onun meydana getirdiği yaratığın bizzat kendilerinin değil de, bir başka anlatıcının yardımıyla aralamaları manidardır. Bu dolaylı anlatımı psikanalitik bir sürece girmekle eş tutabiliriz. Kendisini nesneleştirerek (romanın bir karakteri haline getirerek) olanları öyküleştirme süreci divan deneyimini akla getirir. Doktorun gölgesiyle yüzleşmesi, ona bir ses vermesi de yaşadıklarını hikaye etmesiyle gerçekleşir. Bu, Mary Shelley’nin yazarlık deneyiminin de bir benzeri olarak değerlendirilebilir. O da toplumsal ve bireysel hafızasında yer etmiş suçluluk duygusuna ve korkularına romanı yazma sürecinde yakınlaşır. Bu yeniden kurma, parçaları birleştirme eylemi ise edebiyatın iktidarı tehdit ettiği en önemli noktalardandır. Görünen gerçekliğin aslında bir illüzyon olduğunu bu gerçekliği bozup yeniden kurarak, böylece onu dönüştürerek gösterir. Bir dönüşüm hikayesi olan Frankenstein da edebiyatın bu özelliğine verilecek iyi bir örnektir.

Zeynep Arıkan

KAYNAKÇA:
1-) Agamben, Giorgio (2001), Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat, İstanbul: Ayrıntı Yayınları
2-) Freud, Sigmund, The Ego and the Id, (1960) trans. Riviere, Joan, New York and London: W. W. Norton and Company Inc.
3-) Gauchet, Marcel, The Disenchantment of the World: A Political History of Religion (1997), trans. Burge, Oscar, New Jersey: Princeton University Press
4-) Gürbilek, Nurdan, Mağdurun Dili (2008) İstanbul: Metis Yayınları
5-) Parla, Jale ve Irzık, Sibel, Kadınlar Dile Düşünce (2009), İstanbul: İletişim Yayınları
6-) Jung, C., G., Psychology of the Unconscious (2002) trans. Hinkle, M., Beatrice, New York: Dover Publications Inc.
7-) Shelley, Mary, Frankenstein (2012), çev. Akın, Duygu, İstanbul: Can Yayınları
8-) Sloterdijk, Peter, Bulles, Sphères(2002), I. Fayard (Saime Tuğrul’un kitabından alınmıştır.)
9-) Spitz, R.A., The first year of life : a psychoanalytic study of normal and deviant development of object relations, (1965) New York : International Universities Press.
10-) Tuğrul, Saime, Ebedi Kutsal Ezeli Kurban: Çok Tanrılılıktan Tek Tanrılılığa Kutsal ve Kurbanlık Mekanizmaları (2010), İstanbul: İletişim Yayınları
11-) Urgan, Mine, İngiliz Edebiyatı Tarihi (2003), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları

Yorum yapın

Bu bölümde sadece yorumlarınızı iletin. Sorularınızı Soru Sor bölümünden aktarın.