40. yılında Das Boot filmi üzerine

40. yılında Das Boot filmi üzerine

Dikkat! Bu yazıda ele alınan filme dair bol miktarda spoiler/içerik bilgisi vardır!

1981 yapımlı Almanya sinemasının klasiklerinden olan “Das Boot” filmini yıllar önce açmış, filmin uzunluğu başta olmak üzere, çeşitli nedenlerden ötürü bitirememiştim, geçen günlerde tekrar izledim. Gerçekten kendisine sıkça yakıştırılan “klasik, efsane, başyapıt” gibi sıfatları fazlasıyla hak eden bir kült film. Bu yazıda filmdeki anlatı ve olaylar üzerine odaklanmaya çalışacağım.

2. Dünya Savaşı günlerinde Nazi Almanya’sının donanmasından bir denizaltı, deniz üssü limanında yapılan bir eğlencenin ardından okyanusa açılır ve görev bekler. Denizaltı mürettebatında kıdemli bir komutan, ondan daha kıdemli bir ikinci komutan dahil, kıdemli askerler olmakla birlikte çoğu çömez askerler vardır, pek çoğunun bıyığı bile yeni terlemektedir. Bir de ana karargahtan gelen bir subay vardır, donanmanın kahramanlıklarını raporlamak-belgelemek üzere gönderilir. İlk günlerde (belki de saatlerde demelidir burada) herkesin neşesi yerindedir, tören üniformaları giyilir, saçlar taranır, sakallar nizami tıraş edilir, fotoğraflar çekilir, ne kadar eğlenceli bir iş yaptıkları dosta düşmana gösterilir. Tam o esnada kıdemli kaptanın “fotoğraflar için acele etmeyin” demesi aslında olacak olanların küçük bir habercisidir, deniz seferi şen şakrak geçecek bir kutlama değildir, bolca gerilim, korku ve riski doğal olarak içerisinde barındırmaktadır, kaptan bunu o iki cümlesinde net olarak ifade eder.

Artık açık okyanusta bulunup “düşman” orduların muharip donanma gemileri görünmeye başladığında işler değişir. Korumasız olduğu düşünülen bir gemiye doğru atağa geçmelerinden hemen sonra başka bir saldırı gemisi tarafından fark edilir ve bombardımana alınırlar. Başkalarına göndermek için coşkuyla yağlanan bombalar, kendi üzerlerine doğru geldiğinde korku ve çaresizlik hissi bambaşka bir ruh haline sokar bütün mürettebatı. Hatta öyle ki, makine dairesinin hiçbir insani kusur göstermeyen makine gibi çalışan makineleşmiş sorumlu militan askeri bile bir isabet alma durumunda şoka girecek kadar kontrolünü kaybeder. Batma ve ölüm hissini yaşamış, makinelerle adeta birleştiği o an artık tamamen kaybolmuştur, komutanın emrine bile uymayacak kadar şoka sokmuştur bombalar. Komutanın silahını çekerek vurmasından, “ama şokta o” denmesiyle ucuz kurtulmuştur. O esnada merkezden gelen gözlemci subayın başlangıçtaki coşkusu da zaten çoktan kaybolmuştur, kahramanlık anlatısı çoktan dağılmıştır, bir kaos durumu vardır artık, subayın yüzünde sadece belirsizlik, tiksinti, dehşet ve korku hissi vardır. Belirsizlik içinde yatağına gömülür sadece, yorganın altına saklanır propaganda verileri toplamak için gelen subay! Uyandığında ise şanslar yaver gitmiş, işler düzelmiş rotayı İspanya’ya doğru çevirmişlerdir, oradaki bir limanda ikmal yapacaklardır, İspanya savaşın tarafı değildir, en azından resmi olarak değildir.

İspanya’da limana vardıklarında, limanın konforu içerisinde iyice semirmiş, cephe gerisinden kahramanlık nutukları atan deniz subayları ile karşılaşırlar. Aynı elbiseleri giyip aynı donanmanın parçaları olsalar da bambaşka dünyaların insanları olarak müthiş bir uyumsuzluk vardır aralarında, karargah subayları ile çarpışan askerler bambaşka bakarlar olaylara. Sıcak bir çarpışma içinde olmayanlarda kahramanlık nutukları, açıklarda, ölümle neredeyse her an yüz yüze çarpışma içinde olanlarda ise dehşet ve korku vardır belirgin olarak. Bu his-deneyim farkı enfes verilmiştir o karşılaşma anında: Bir tarafta hariçten gazel okuyanlar diğer tarafta ise ölüm, dehşet, çaresizlik ile yüz yüze kalmak nedir bilenler.

Ve daha pek çok gerilim, olay ve dehşetten sonra, ayrıldıkları limana geri dönerler, ancak coşkulu karşılama sırasında gelen bir hava bombardımanı sonucunda denizaltı batar, mürettebatın hepsi ölür. Savaşın ortasında yaşayabilmek için ellerinden geleni yapan insanlar, huzur içinde “ev”lerine ulaştıklarını düşündükleri, başka bir duygusal duruma geçtikleri anda, bambaşka bir şok dalgası ile karşılaşırlar. Pek çoğu yirmili yaşlarındaki askerlerin trajik hikayeleri hüzünlü bir biçimde sona erer, karaya ayak bastık diye sevinmeleri ile ölmeleri arasında en fazla birkaç on saniye vardır.

Yayınlanmasının üzerinden kırk yıl geçen Das Boot filmi dar, pis, konforsuz bir denizaltının içinde geçer tamamen. Yaşanan o gerilimleri, korkuyu, dehşeti, ölümün ağırlığını çok etkileyici bir biçimde aktarır. Savaş, bombalama, öldürme-öldürülme, nefessiz kalma, karargahtakilerin nutuklarındaki gibi bir şey değildir, cephedeki sıradan insanların insani duygularıyla gösterilir bu, korkan, ağlayan, özleyen, evine dönmek isteyen askerler…

Dönemezler ama, bu cenderenin içine bir kez girersen, evine dönüş yoktur, muhtemelen dönülecek bir yer de kalmaz zaten. Sonuçta tuhaf bir biçimde bir denizaltının içinden enfes bir savaş karşıtı sonuç çıkıyor. Tam bu noktada, bu kez 1.Dünya Savaşı’na dair olan bir klasiği hatırlamak gerekir: 1928 tarihinde yayınlanan ve 1.Dünya Savaşı cephelerinde yaşananların birinci ağızdan bir anlatısı olan Erich Maria Remarque’nin Im Westen nichts Neues / Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (bu kitabın Behçet Necatigil tarafından yapılan bir çeviri sayesinde çok net bir anlatımla Türkçede de okunabildiğini anımsatmak isterim) ‘roman’ından pek çok tematik ortaklıklara sahip olan bu film, kitlesel cinayetleri normalleştirmeye çalışanlara karşı, güçlü bir uyarı olma özelliğini de içerisinde barındırıyor. Das Boot hem merkezindeki hikayesiyle hem de bu duygu durumlarının çok etkili anlatımıyla, hala güncelliğini koruyabilen çok değerli bir eser.

Z. Soner Dinç