Z. Soner Dinç
Felsefe Yüksek Lisans

İklim Değişikliği, İnsan ve Sosyal Adalet

Coğrafi bir kavram olarak “iklim” Türk Dil Kurumu tarafından şöyle tanımlanmaktadır: “Yeryüzünün herhangi bir yerinde hava olaylarına bağlı olarak gerçekleşen etkilerin uzun yılların ortalamasına dayanan durumu”.

Bugün artık bu teknik anlamı çok bilinmese bile, iklim konusunda özel bir hassasiyet (zorunlu olarak) ortaya çıkmaktadır. Çıkmak da zorundadır. Çünkü artık dünyanın dört bir yanında ani olarak çeşitli iklim krizleri yaşanmakta, herkes pratik olarak zaten öğrenmek zorunda kalmaktadır bu kavramın ve konunun ne’liğini, nasıl bir şey olduğunu. Bu yazıda insana bağlı olan iklim değişikliği ve yine onunla ilgisi içerisinde sosyal adalet konusunu ele almaya çalışalım.

Amerikalı akademisyen-aktivist Jonathan Neale Küresel Isınmayı Durduralım kitabının özellikle ilk bölümünde, iklim değişikliğinin bilimsel olarak ne olduğunu çok iyi anlatmaktadır: İnsanların ortaya koyduğu modeller sonucunda iklimin olağan, normal değişimlerinden başka türlü olarak değişmesi.

Özellikle de son 200 yılda olup biten değişim(ler). Son 200 yıl vurgusu, aslında bütün bir dünyadaki ana akım üretim-tüketim-toplumsal alan formlarının da değişmeye başladığı endüstri çağının emekleme dönemidir demenin başka yoludur. Denmek istenen çeşitli yerlerde yaşanan aşırı doğa olaylarının temel sebebi, esas itibarıyla insan kaynaklı, insanların tercih ederek ortaya koyduğu bir takım şeylerin sonucu olan iklim değişikliğidir. İklimin olağan, kendi sınırları içerisindeki, herhangi bir insani müdahale olmaksızın olan değişimler değil.

Her şeyden önce ve üstte şunu da anımsamalıyız, aklımızdan hiç çıkarmamalıyız ki, çevresel sorunlar bugün aklı başında hiç kimse tarafından inkâr edilemeyecek bir biçimde toplumsal, ekonomik ve politik tercihler kaynaklıdır, onların bazıları doğrudan bazıları ise dolaylı olarak sonucudur.

Doğanın olağan akışına olağan olmayan insani müdahaleler, gaz salınımları, sistematik ormansızlaştırmaların kaçınılmaz sonucudur bu ortaya çıkan, karşı karşıya kalınan durum. Bunlarda insan sorumluluğu yokmuş gibi yapmak da, bu alandaki en temel sinsiliktir, gerçeği gizlemektir aslında.

İklim, kelimenin hem ilk hem de ikinci anlamında, insanın zaten neredeyse bütün dünyasını çevreleyen bir bütünlüktür. Bu haliyle insan, kaçınılmaz bir biçimde bir çevrenin parçası olarak doğar, öyle yaşaması gerekir. Yani demek istediğim, bu anlatılanlar herkesin, hepimizin hikâyesidir, hepimiz iklim sisteminin bir parçası durumundayız. Öyle ki, bu çemberin bir dışı yoktur.

Küresel iklim değişikliği kaynaklı sorunlardan en çok etkilenen insanlar, küresel iklim değişikliğinin insan kaynaklı etkisine oldukça az ‘katkı’ sunmuş insanlardır da aynı zamanda. Karbondioksit ve sera gazlarını en az salanlar, en büyük zararı gören, görmekte ve görecekte olan insanlardır. Bu büyük bir toplumsal çelişkidir. İşte zaten konunun ‘adalet’ ile olan yakın ilişkisi de tam burada başlamaktadır.

Adalet merkezli bir toplumsal hareketin, ilk bakışta uzak-alakasız görünen- iklim bağı buradan kaynaklanmaktadır. İklim değişikliğinden etkilenme, zararlar görme konusunda bu çerçeve içerisinde büyük bir adalet sorunu vardır. Toplumsal bölüşüm adaletsizlikleri, mevcut dünyada zarar görmede bile farklılık olarak göstermektedir kendisini, ironik bir biçimde.

Bu insan kaynaklı sorundan çıkan adaletsizlik problemi ciddi bir problemdir. Bundan tamamen uzaklaşabilmenin, gezegenin, haliyle insanlığın rahat nefes alabilmesinin başlıca yolu, gezegeni tehdit eden aşırı üretim modeli ve üretim sürecidir. Problemin kökeninin doğru tespiti, onun nereden kaynaklanıyor olduğu, ciddi bir çözüm için de olmazsa olmaz ilk adımdır.

Brian Tokar’ın İklim Adaletine Doğru kitabında sarsıcı bir şekilde vurgusu olan içeriyle anımsattığı nokta ile yazıyı toparlayalım. Durum tasviri ve oldukça yakın bir geleceğin projeksiyonu da denilebilir buna. Brian Tokar’a göre: “Son iki yüzyıldaki kapitalist gelişmelerin –ve özellikle son 60 yıl boyunca kaynak tüketimindeki benzeri görülmemiş artış hızının- herkesin geleceğini tehdit eden koşullar yarattığı bugün açıktır. (…) sömürü kalıplarını hızla tersine çeviremediğimiz sürece, 1950’lerden beri ekonomik büyüme ve genişlemenin sürdürülemez hızından en az fayda sağlayanlar, dünyanın şimdiye kadar gördüğüne benzemeyen ölçüde ızdıraplı ve yaşadıkları yerlerinden edecek bir gelecekle karşı karşıya kalacaklardır.”

Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar iklim değişikliklerinin doğrudan tanığıdır, ondan bağımsız yaşadığını söyleyebilecek canlı yoktur. O yüzden bu en acil canlılık krizi karşısında, onun acilliğine yaraşır bir biçimde bir şeyler yapılmalıdır. Doğaya karşı “efendilik” ruh halinde, ona vahşice saldırmanın sonuçları büyük insanlık krizleri olarak yansıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde yanan ya da yok edilen ormanlar, herkesin hayatına bir biçimde etki edecektir. Ormanların dünya ekosistemine ve bütün bir canlılığa-insanlığa olan katkısı, başka herhangi bir maddi ölçütle kıyaslanamaz boyutlardadır.

Bütün bu noktalardan hareketle, 16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg’in başını çektiği gençler, en başta kendi gelecekleri için bu konuda dünya genelinde bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Çok kıymetli, ilham verici bir şekilde hem de. Gençlerin seslerine kulak vermeli, onların yaptıklarına arka çıkmalıyız.

Yorum yapın

Bu bölümde sadece okuduğunuz yazı ile ilgili yorumlarınızı iletin.