Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Zekâ

Zekâ… Genel olarak mantık yürütme, problem çözme, öğrenme yeteneği olarak tanımlanır… Belki de insan psikolojisine ilişkin değişkenler içerisinde günlük dile en fazla pelesenk olmuş bir kavramdır.. Bence zekâ şöyle bir şeydir; önce ihtiyacınızı kavrarsınız, sonra onu giderecek kaynakları araştırırsınız, ardından sizi kaynaklara götürecek olgu ve olaylar arasındaki ilişkileri araştırırsınız, uygun yöntem, zaman ve mekânı tespit edersiniz, yöntemlerden hangisinin en kestirme ve en ekonomik, en zararsız yol olduğunu belirler ve en nihayetinde eyleme geçersiniz ve ihtiyacınızı giderirsiniz. Tüm bunlar yetmez, sonucun ne getirip ne götürdüğüne bakar ve deneyim elde edersiniz. Kendi deneyimlerinizden ders çıkarırsınız, öğrenirsiniz. Romanlarda, filmlerde ve sanat ve bilimin her alanında buna ilişkin sayısız örnekler bulabilirisiniz. Kelebek romanını hatırlayın. Mahkûm adadan nasıl da zekice yöntemlerle kaçmıştı! Edgar Allan Poe zekâ oyunlarını ne de güzel aktarırdı… Bir başka öğrenme süreci ise başkalarının deneyimlerinden çıkarsamada bulunmak suretiyle olabilir. Zekânız size insan olmanın sıcaklığını hissettirir. Ama eğer, beklentileriniz ihtiyaçlarınızı aşıyorsa, başkalarının kaynaklarını kullanmaya yöneliyorsanız, mesela insanlığın ortak doğasına zarar veriyorsanız, olay ve olgular arasındaki ilişkileri araştırmada tembellik ediyorsanız, başkalarının zekâsından yararlanmayı huy edinmişseniz, çözümleri uygunsuz zaman ve mekânlarda arıyorsanız ve nihayet eylemsiz iseniz ve hala zeki olduğunuzu düşünüyorsanız bir sorun var derim! Oysa kendi ihtiyaçlarınız dışında başkalarının ihtiyaçları için zekânızı kullanıyor ve olaylar ve olgular arasındaki ilişkilerden evrensel sonuçlar çıkarıp en yüce gerçeklere ulaşabiliyorsanız belki de bir alanda “dahi” olabilirsiniz. Ne güzel olurdu değil mi? İmkânsız olmadığına inanmanızı isterdim…

Dostluk

Dostluk… Her yaş için ayrı anlam taşır. Çocukken kimseyle paylaşmadığınız oyuncaklarınızı paylaşırsınız… Gençlik yıllarında sevgi yumağı olursunuz, aynı ideallerin peşinde koşarsınız…. Erişkin yıllarınızda hayatınızı paylaşırsınız… Biraz daha yaşlanıp ta, omuzlarınızdaki yaşam gailesi hafifleyince önemini fazlasıyla fark edersiniz. Hele hastalığınızda ne de beklenen şeydir dostluk…. Kısacası dostluk yüreğinizde hissettiğiniz bir sıcaklıktır. İlgileriniz, geçmişiniz, değer verdiğiniz şeyler ortaktır. Destek ve teşvikten başka hiç bir beklentiniz yoktur. Birbirinizin mutluluğu için sözleşmişsinizdir. İlkelerinizden ödün verebildiğiniz insandır dost… Sizi yücelten kişidir, eksiklerinizi örtendir…. İntikam almak yerine bağışlamayı tercih edendir. Görüyorum ki hayat damarı gibi bir şeydir dostluk. Varlığında yaşadığınızı hissedersiniz, yücelirsiniz, yokluğunda kuru bir dal gibisinizdir. Demek ne kadar çok ya da ne kadar derin dostluklarınız varsa o kadar hayattasınızdır… Burada babamın bir sözünü hatırladım da duygulandım birden; “en önemlisi haberleşmek” derdi.. İletişim yani… “Yoksa, ha ölmüşsün ha yaşıyorsun!” diye eklerdi…. Sonuçta düşünüyorum da, rahatlıkla, dostluklarınız kadar ruh sağlığınız yerinde diyebiliyorum.. Yanılıyor muyum dersiniz?

Kıskançlık

Kıskançlık…. Başkalarının şanslı olduğu durumlara üzülmek, şanssız olduğu durumlara sevinmek olarak tanımlanır. Bu his yaşandığında beynin (cingulate korteks gibi) derin yapıları çalışmaya başlar. Anlaşılan çok eski bir duygudur… Yetersizlik duygularının yoğunluğu ile ilişkili olduğunu öne sürerler… Oysa düşünüyorum da paylaşımcı olmayan ruhların hastalığıdır diyorum… Emek ürünü olmayanlar da dahil “hepsi benim olsun!” diyorsanız, kardeş kıskançlığını şiddetli bir şekilde yaşamışsanız derinlerde bir yerde kıskançlık içinde kıvranmaya yatkın olabilirsiniz… Emeğinizin karşılığı olmayan şeyler için kıskançlık içinde yanmak niye? Paylaşarak sevgi dolu bir ömrün tadını çıkarmak yerine… Hele öyle bir mertebe var ki; “değil mi ki ölüm var, değil mi ki kavimlerin bile sonu var, demek “ten” de dahil kainatta hiç bir şey bize ait değil!” diyenlerden olmak gerek…. İşte ancak onları kıskanmak gerek!

Cesur olmak

Cesur olmak, kişilik gelişimi ve “hayır!” diyebilmek… Yapılmış bir araştırma var mıdır? Bilmiyorum. Ama sanıyorum insan yerinde ve gereğinde “hayır!” dediği ölçüde kişilik gelişimini tamamlamış sayılır. Belki de “diyebildiği ölçüde” demek daha doğru. Zira hayır dediğiniz ölçüde kişiliğinizi korumak adına başka bir takım şeyleri kaybetmeyi göze almışsınız demektir. Buna ben cesur olmak diyorum. Sonuçta, cesur olmak, hayır diyebilmek ve kişilik gelişimi yakından ilişki içinde diye düşünüyorum. Gariptir kaybedecek bir şeyi olmayanlar da en az kaybedecek çok şeyi olanlar kadar zor “hayır!” diyebiliyor. Sanki hala kaybedecek bir şeyleri olduğundan korkuyor. Çocuk eğitiminden tutun, her türlü psikolojik, sosyolojik, siyasal, ekonomik hayatta konunun önemini tahmin edersiniz… Oysa bir cesaret, yerinde ve gereğinde “hayır!” diyerek ulaşılacak ruh yüceliğinin tadı bir başka olsa gerek…

Akut stres bozukluğu

Akut stres bozukluğu… Hayatı tehdit ettiğine inanılan her hangi bir olay karşısında her insanın yaşayabileceği normal bir tepkidir. Ortalama bir ay sürer. Daha çok irkilme, uykusuzluk, kâbus görme vb. fizyolojik reaksiyonlar ön plandadır. Diğer bulgular; olay sürekli akla gelir, hatırdan çıkarmak için yoğun çaba sarf edilir. Hissizlik, şaşkınlık, yabancılaşma… Bunlar özel önem taşır. Zira bu son bulguların varlığı hadisenin bir ayı aşacağına ve hastalığın travma sonrası stres bozukluğu gibi ciddi bir hastalığa dönüşebileceğine işaret eder. Akut stres bozukluğu ile başa çıkmak için çok değişik öneriler vardır. Düşünüyorum da belki de en iyisi meseleyi ilkel seviyeden çıkarmak, daha insani, daha üst düzeylere çabucak taşımaktır. Yaşanan olay her ne ise ona karşı “hınç”, “inkâr” vb. yollardan çıkmak, anlam vermek lazım. Bunun da ilk adımı kabullenmek olsa gerekir. Belki de hayat yüklediğimiz anlama değmeyecek kadar basit bir oyun ve eğlenceden ibarettir! Ne dersiniz?

Şımarmak

Şımarmak… Düşünüyorum da çok önemli bir kavram olmasına rağmen, tarifi zor olduğu için olsa gerek, literatürde kendine maalesef yeterince yer bulamamaktadır. Ancak buna yakın bazı kavramlar yok değildir. Çocuk psikiyatristleri iyi bilir; “Sık sık hiddetlenme, sık sık tartışmaya girme, başkalarını kızdırma ve kışkırtma isteği, kendi yaptığı olumsuz davranışlar için başkalarını suçlama, kolay sinirlenme, kolay gücenme ve içerleme, kin ve intikam isteği, otorite kabul ettiklerinin isteklerini yerine getirmeme, karşı koyma…” şeklinde sayılan semptomlar “Oppositional Defiant Disorder” (ODD), Türkçesi “Karşı Gelme Bozukluğu” (KGB) olarak bilinen hastalığa tekabül eder. Biraz sonrası uyum bozukluğu ve nihayet Antisosyal Kişilik Bozukluğuna ilerler… Şımarıklık için birçok sebep olabilir. Mesela “erkek çocuk olmak” geri kalmış toplumlarda şımarmak için iyi bir nedendir. Kendi bencil (benmerkezci-egosantrik) duygularını çocuklara aktaran, onlar üzerinden tatmin olan, anne-baba, büyükbaba, büyükanne ve diğer insanların tutumları… Genetik faktörler, beyin işlev bozuklukları daha birçok faktör sayılabilir. Şımarık çocuğu terbiye etmezseniz, daha net bir ifade ile davranışlarına sınır koymazsanız geleceğin ciddi psikiyatrik hastalıklarının tohumunu ekmiş olursunuz.

Telkinler ve beyin

Telkine açık olmak ile yoksunluk ve yoksulluk arasındaki ilişkinin biyolojik temele dayandığını düşünüyorum. Malum beyinde her şey reseptör-ligand etkileşiminden ibarettir. Ligand beyinde etkiyi başlatan bir ilaç, hormon vb. hangi bir kimyasal maddedir. Reseptör, alıcı demek olup ligandın bağlandığı protein molekülüdür. Sonrası hücre içi değişmeler ve sinirlerde ya uyarılma ya da bastırılmadır… Genellikle ligand azaldıkça reseptör sayısı artar. Bu da yoksunluğu hissedilen şeye karşı ilgiyi, bir başka ifadeyle telkiniyeti artırır. Örneğin psikoza karşı kullanılan anti-psikotik ilaçlar söz konusu olduğunda hastalığın şiddeti arttıkça artan plasebo etkisine de bakın… Yoksunluğunu hissettiğiniz şeyler konusunda verilen vaatlere dikkat! Onlara kanmak ne yazık ki kimi zaman kaçınılmaz bir yatkınlık olsa gerek… Geriye tek çare kalıyor o da irade! En gelişmişine insanda rastlanan fren mekanizması…

Umut ve korku

Ruh-beden ilişkisinden tutun her türlü psikiyatrik durumu açıklayacak bir denklem kur deseler, ruh sağlığı eşittir umut bölü korku derim! Bakıyorum beyinin önemli sistemlerinden birisi adeta onlara göre organize olmuş halde.

Rüyalar ve gelecek

Rüyalar ve gelecek… Zor bir konu… Konuyu mantıksal bir yaklaşımla ele almak istiyorum. Malum, bir olayın öncüllerini biliyorsanız onu önceden kestirme şansınız var demektir. Zaten istatistik bilimi de bu değil midir? Öncüllerin tamamını bilirseniz geleceği % 100 doğrulukta tahmin edebilirsiniz. Tıp söz konusu olduğunda insanoğlu % 95’e razıdır. Bu rakam teknik bilimlerde % 99’lara ulaşır. Neredeyse Tanrısal bir güç değil mi? Gelelim rüyalara, deneyimlerime dayanarak biliyorum ki insanoğlu rüyasında düpedüz düşünüyor… Problem çözüyor… Hem de bazen en ciddi matematik problemleriyle uğraşıyor… Yaşadığı geçmiş olayları ilişkilendirip senaryolar üretiyor. Eminim birçoğunuz “Aaa evet ben de rüyamda problem çözdüm!” diyorsunuzdur. Öncüllerin anlamlı bir kısmını biliyorsak, rüyada problem çözüyorsak, o halde geleceği gördüm diyenlere niye inanmayalım ki? Bu durumda iyi bir gözlemcinin rüyasında geleceği görme olasılığı daha fazladır diyebiliriz gibi geldi… Çok gizemli değil mi?

Antidepresanlar ve kalıcı iyileşme olasılığı

Antidepresanların depresyonu 1 ayda %50 den fazla iyileştirdiği bilinmektedir. Ancak hafıza üzerindeki olumlu etkilerinin 3-4 ayda belirginleştiğini gözlüyorum.

Hafıza ve sevgi

100 danışanımdan 99’u çocukluğunda mutlu olduğunu söylüyor. Düşünüyorum da; bunun hikmeti sevilmek ve ilgi odağı olmak herhalde… Acı veren anıları silmenin yolunu çok sorarlar; bu durumda cevap; sevilmek olsa gerek… Şu çok sevilenlerin acı veren olaylara karşı güzel aldırmazlığına, acılarını unutma, yok sayma özelliğine bakın… Hafıza ve sevgi ne de yakın ilişki içinde… Fiziksel acılar içinde kıvranan bir hastamın “Beni sevin! Ne olur beni sevin!” Diye adeta yalvardığını hatırlıyorum… Çok dokunaklı değil mi?

Hayaller, gerçekler ve telkin

Hayaller ve gerçekler; insan beyninin temel değişkenlerindendir diye düşünüyorum. Bunlarla bir çok denklem kurabilirsiniz. Mesela, kurduğunuz hayaller ile bedensel; hafıza, zeka, deneyim vb psikolojik; sosyolojik ve ekonomik imkanlarınız, yani gerçekler arasında uçurum varsa, uçurumu kapatmak için hayallerinizi daha da kuvvetlendirip “Pseudologia fantastica” vb histerik çözülmelere doğru gidebilirsiniz. Gerçekleri inkar edip psikoz sınırlarına dayanabilirsiniz. Ya da hayal tacirlerinin oyuncağı olabilirsiniz. Ama hayaller ve gerçekler arasındaki uçurumu fark edenlere selam olsun… Orada bolca bilim adamı ve sanatçı vardır.. Hayaller ve gerçeklerin örtüştüğü dünya ise; işte cennet orasıdır!