Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Ağlamak

Ağlamak… Duygusal, daha doğrusu emosyonel bir reaksiyondur. İnanabiliyor musunuz? Ağlamanın nedeni hala bilinmez… Bu konu aklıma geldiğinde epey bir düşündüm. Gerçekten çok değişik nedenle ağlar insanoğlu. Bir yakının ölümü, karnı acıkmış bir bebeğin hali, kaybedilmiş bir maç, ayrılıklar, sevilen kişi tarafından reddedilmek, ağır bir hastalığa yakalanmak, ağrı duymak vs vs vs… Sanki bir genelleme yapmak isterseniz daha çok yenilmek, kaybetmek den dolayı ağlarsınız. Demek biraz daha zorlarsak, kısaca, eksiklik hissinden dolayı ağlarız diyebilirim. Eksiklik hissi ve gözyaşları arasındaki ilişkiyi destekleyecek bir başka yaklaşım da şu olabilir; malum, ağlayan insana karşı acıma hissedersiniz. Ağlamasına dayanamazsınız. Önce yardım etmek istersiniz. Sonra uzarsa, acırsınız. Nihayet, özellikle de eksikliği hangi alanda hissettiğini anlamıyor ve o nedenle empati kuramıyorsanız kızmaya da başlarsınız. Tüm bunlar ağlayan kişinin size hissettirdiği bizzat kendi eksiklik hissiniz olsa gerekir. Eksiklik hissinizi gideren, söylemesi zor ama baston değneği gibi kullandığınız insanlar vardır, işte onları kaybettiğinizde ağlarsınız. Aynı insanlara hasret duyup aynı mekanizma ile ağlamak gelir içinizden. Sevinçten de ağlarsınız. Sevinirsiniz, çünkü ilginç şekilde eksikliğin üstesinden gelmişsinizdir. Ve fakat aynı nedenle ağlarsınız zira eksiliğinizi, yaşadığınız o hissi hatırlarsınız. En çok depresyona girdiğinizde ağlarsınız. Çünkü eksikliğin en yoğun hissedildiği süreçten geçmektesinizdir. Çok yaşlılar ve çok gençler, çocuklar, hatta bebekler ve kadınlar daha çok ağlar. Çünkü onlar daha kolay eksiklik hissederler!. Aslında, iyi bilinen bir gerçek vardır. O da insanoğlunun zayıf olduğu gerçeğidir. Eksik olmak doğamızda vardır. O halde ağlamaktan öte yapabilecek ne vardır? Demek ağlamak eksikliği inkar değil kabul etmektir. Nefsi köreltmektir. Ne güzel şeydir ağlamak… Şöyle hıçkıra hıçkıra. Ben eksiğim, hatta ben bir hiçim manasına… Eksikliği hissedemeyenlere, kendini dev aynasında görenlere acırım. Acırım içlerine akıttıkları göz yaşlarına…

Şizofren olmak

Şizofren olmak… Koskoca bir başlıktır şizofreni. Psikiyatrinin ana sendromlarından birisi. Tüm şizofren hastalarımı temsilen adına Hasan diyeceğim bir şizofreni olgusundan söz edeceğim. Tam anlamıyla hayali bir olgu olacak.

Yaratıcılık

Yaratıcılık… İngilizcesi “creativity”… Henüz saptanmamış bir görüş açısı ortaya koyma yeteneği diye özetleyebilirim. Yere bir yuvarlak çizip te tepeden bakıldığında kocaman hasır şapkalı bir Meksikalının orada uyumakta olduğunu düşünebiliyorsanız yaratıcı gücünüz fena değil demektir. Bu bir psikolojik test sorusu idi ve ben o soruya değişik açılardan yaklaşamamıştım. Ama rüyamda inanılmaz zor bir uzay geometrisi sorusunu çözebilmiştim. İddialı olacak ama, daha doğrusu bu basit kişisel örnekten büyük bir genelleme olacak ama, buradan öyle anlıyorum ki herkesin bir özel ilgi alanı ve o alanda ciddi yaratıcılık potansiyeli olsa gerekir. Eğer hayattan maksimum zevki almak, o zevki yaşamak istiyorsanız yaratıcı özelliklerinizi mutlaka test etmelisiniz. Wallas, 1926’da basılmış olan Düşünce Sanatı (Art of Thought) adlı kitabında sürecin şöyle ilerlediğini söyler; Probleme odaklanma; süreci bilinçdışına taşıma, dışardan hiç bir şey yapmıyor gibi gözükme; çözümün geldiğini hissetme; ön-bilinçten bilince sıçrayış; nihayet fikrin bilinçte teyidi, ve uygulama… Herkes farklı şeyleri problem ettiğine göre, yaratıcılık herkeste vardır tezinin bir bacağı haklı duruyor; sonra, anatomi kürsüsünde çalışan bir temizlik işçisinin hiç bir özel çaba sarf etmediği halde günün birinde tüm insan kemiklerinin hatta daha fazlasının bilgisine sahip olduğuna bizzat tanık olurduk biz tıp öğrencileri, bu ve benzeri örnekler, bilinçdışı süreçlerin öğrenmede rolü olduğuna ortaya koymaz mı? Demek bizim teorinin ikinci bacağı da yerinde… Hepimizin “dilinin ucuna gelen” şeyler var ya basitçe teorinin üçüncü bacağını tamamlar… Nihayet her aklına geleni ciddiye almaz insanoğlu, bir gözden geçirir haliyle… İşte bu kadar demek herkeste yaratıcı güç potansiyeli vardır. Bir başka ifadeyle yaratıcı güç kimsenin tekelinde de değildir! Gel gelelim eğitim sistemi bunu ne kadar teşvik ediyor? Benim zamanımda başıma gelen bir örneği vererek soruya cevap arayalım. Hani şu rüyamda çözdüğüm soru vardı ya, işte o soru yüzünden 10 üzerinden 2 almıştım! “0” verecekmiş te daha önce aldığımız yüksek notların hatırına “2” vermiş… Aslında sonuç doğru imiş ama “Hoca” ya öğretilen yoldan başka bir yoldan gidilmiş… Bu örnekte bence iki şey yatar; birincisi yaratıcı güce güven olmaz zira “tufa”ya getirilebiliriz, yani kandırılabiliriz, ikincisi de yaratıcı güç ile elde edilen bilgi ya da düşünce, ya da sanat eseri ezber bozar, dolayısıyla hakim görüşe tehdit oluşturur… Ama tüm bunlar sakın sizi engellemesin zira alacağınız doyum muhteşem olacak… Usta şairlerin kelime oyunlarındaki kıvraklıkla ne de güzel dans edilir değil mi?

Baba olmak

Baba olmak… Ana olmaktan zordur babalık. Öyle sanıyorum ki ana olmak genlerin desteği ile standart yani evrensel ve doğal bir hal iken babalık kültürel boyutu ağırlıkta bir sanat. Yani ana olmak doğuştan bilinir ama baba olmak sonradan öğrenilir. Mesela psikiyatri hekimlik pratiğinde baba hakkında sorgularken dede hakkında bilgi almak muhakkak gerekir. Çocuğun gözünde baba bir rol ve işlev makinasıdır. Dağ gibi sırtını yaslarsın. Eve para getiren odur. Savaşır. Korur. Hastalarımdan aldığım izlenime göre, ana-baba-çocuk üçgeninde özelikle baba ile iletişim sorunları ön planda geliyor. Kişilik bozuklukları ile babayla ilişki de aşırı mesafe hissi arasında ilişki olduğunu gözlemişimdir. Öte yandan aşırı samimiyet de tehlikeli duruyor. Özellikle çocuklarda cinsel sorunlara yol açabiliyor. Yine mesela muhtelif yeme bozukluklarından sorumlu tutulduğunu da okuyorum. Sonra da babanın ana ile ilişkisi izleniyor, (monitorize ediliyor). Anaya şiddet uyguluyorsa kötü, uygulamıyorsa iyidir baba. Akıllı analar baba hakkında olumsuz söz etmekten geri duruyor. Çocukta zaten var olan iletişim beklentisinin ağırlığını daha da fazla artırmadıkları için akıllı buluyorum o anaları… Boşanmış annelerde bu hassasiyet daha da büyük önem taşıyor. İletişimden sonra ikinci sorun babaların çocuklardan başarı beklentisi yani çıtanın yüksekliği ciddi sorun gibi duruyor. “Shine” filmini hatırlayın… Genç adam babasının gözüne giremiyor ve sonunda psikoza giriyordu ya, işte o film. Bu noktada babanın çocukta var olan potansiyeli sevgiyle ve teşvikle canlı tutması gerektiğine inanırım. Mesela çocuğa ilgi alanına uygun bir hediye almanın kıymeti paha biçilmez oluyor. Balık merakı olan çocuğa “Seni anlıyorum” dercesine alnına ve sessizce odasına koyulan küçük bir akvaryum mesela, ne kadar etkileyici değil mi? Kim bilir geleceğin önemli bir su ürünleri bilimcisinin ilk anısı oluverir o küçük hediyecik. Ya da geleceğin edebiyatçısı için alınmış kitaplar ve kitaplıklar… Sevgili kızımda birebir etkisini gördüğüm hamlelerdir. Demek, önemli olanın babaların değil, çocukların başarı algısını referans almak olduğunu vurgulamak isterim. Bir başka noktaya daha değinmeden geçemeyeceğim; bence ideal baba çocuğunu her zaman ciddiye alan babadır. Zira çocuklar nadiren espri yaparlar. Kendi oğluma daha o 4-5 yaşında iken uslu durmadığı bir anda söylediğim; “Genç erkek gurunu kırmak istemem!” Sözünün yarattığı etkiyi hiç unutamıyorum. Anında ciddiyetini takınmış ve yaramazlığa son vermişti. Çocuğa yönelik şiddet ise affedilmez bir kusurdur. Karşılıksız da bırakılmaz. Hiç bir çocuk kendisine şiddet uygulayan babayı sevmez, öyle bir babanın saygı ve sevgi beklentisi nafiledir. Yine öyle bir çocuk babayı asla ödüllendirmek istemez. Hiç bir gerçek başarıya da imza atamaz. Atsa bile mutlu olmaz, olamaz. Kısacası, baba olmak en az ana olmak kadar önemlidir. Ve ana işlevini görmekten daha da zordur zira öğrenmeyi yani eforu gerektirir. Daha da öteye gitmek gerekirse baba insana adalet duygusunu verir, hele bir de kardeş varsa o duygu daha bir önem taşır, demokratik ilişki biçimini, ahlakı, vicdanı öğretir. Bazen de, ne yazık ki, kaybedildiğinde kıymeti anlaşılan şeydir baba. Allah kimseye baba bedduası yaşatmasın. Ama baba ocağının sıcaklığını sürekli hissettirsin şu soğuk dünyada…

Beyin

Beyin… Beyin hakkında temel bazı bilgilere sahip olmadan psikiyatriyi anlamak imkansızdır. O nedenle en basit haliyle ve bilindiği kadarıyla beyinden söz etmek istiyorum. Yüz milyar civarında sinir hücresinden oluşur. Her bir sinir diğer 200 ila 200.000 arasında değişen sayıda sinirle bağlantı kurabilir. Her bir bağlantı noktasına sinaps adı verilir. Sinirden sinire ileti sinaps noktalarında gerçekleşir. Bu değişik aracılar yolu ile olur.

Bilim geleneği

Bilim geleneği… Dünya savaşları ve benzeri dönemlerden sonra, bazı ülkeler var ki küllerinden yeniden doğmuştur. Almanya buna güzel bir örnektir. Amerikalı bilim insanı, aziz dostum, merhum Prof. Buck’ın ifadesi ile mesela Amerika Birleşik Devletleri, bir bilim imparatorluğudur. Nedir bu ülkeleri farklı kılan şey? Bence gelenekleri vardır. Bilim geleneği. Bilim bir hayat tarzıdır. Birincisi, sorunları tarif etmek için çabalarlar. Örneğin psikiyatride bir hastalığın tanımı yapılır öncelikle… Hangi kriterlere uymaktadır? Sonra veri biriktirirler. Muhteşem arşivlere sahiptirler. Buradaki veriler neredeyse homojen bir sistemle kaydedilmektedir. Birileri sürekli olarak veri toplarken, yine birileri analiz çabasındadır. Karmaşık verilerden enfes somut sonuçlar çıkarıldığına tanık olursunuz. Sonuçlar herkesin anlayacağı bir sanatsallıkla dile gelir. Mesela psikiyatride bir Kraepelin çıkar koca psikiyatri bilimini ayakları üstüne oturtuverir. Nihayet toplum bu verilere ayet gözüyle bakar! İnanır. Tabi ki böyle bir sistemde sahtekârlık, bilim hırsızlığı, yalandan veri üretme vs. affedilemez. Böyle bir toplumda afaki laflara prim verilir mi? Asla verilemez. Onlar üretir geri kalanlar takip eder. İster-istemez sizi bağımlı kılar Bilim geleneğiniz yoksa özgürlük lafta kalır. Bazı ülkelerde bilimsel yapı bilim adamı adı altında, elit bir kesimin özel zevki iken gelenek sahibi toplumlarda yediden-yetmişe nüfuz eder. Aklıma evinde kaldığım yaşlı Betty’nin, bana gelip “dilim ağrıyor, sence nedendir?” deyip “benim umursamaz şekilde, “ısırdın ondandır!” cevabıma karşın “bence glossopharyngeal sinir nevraljisidir!” dediği günü hatırlıyorum. Betty sıradan bir sekreter ben ise Amerika’nın Ulusal Sağlık Bilimleri Enstitüsünde (NIH) hasbelkader kendine pozisyon bulmuş bir elit idim. Bilmem anlatabildim mi? Çok yakın bir arkadaşım vardı. Bir üniversitenin önemli bir fakültesinde profesör iken abisi tarafından başka, çok daha fazla para ve ün sağlayacak bir makama kandırılmıştı. O esnada abi demişti ki; “seninki de iş mi? Bak teklif ettiğim o makamda sana benzer kaç tanesi önünde ceketini ilikleyecek!” Kim bilir haklıydı belki. Ama siz Einstein’in müdür beyin önünde ceket iliklediğini hayal edebiliyor musunuz? Ben olsa-olsa bir trajedi filminin vahim bir sahnesi olarak hayal edebiliyorum! Koca Fatih Sultan Mehmet’in, hocası ile arasındaki ilişkiyi düşünüyorum da, biz o günlerden bu hallere nasıl geldik akıl sır erdiremiyorum. Ne yapmalı? Nereden başlamalı? Bilemiyorum… Bu yazıyı yazarken gerçekten derin bir hüzün hissediyorum…

Hayatıma giren hayvanlar!

Hayatıma giren hayvanlar! Ne çok hayvan var hayatıma giren bilseniz! Öyle konuşmadan, sessizce… Mesela Gümüş! Sarı, uzun tüyleri parlak ve dostça bakışları ile yüreğimi ısıtan, kahverengi parlak gözlü köpek… Halam hatırlar mı? Acaba. Hani şu evi bekleyen bahçedeki köpek… Onun ilk öğretmenlik günleriydi. Gaffarlı köyünde. Ben ise tam altı yaşındaydım. Alt-alta üst üste oynadığım hayvancık… Bir ara hemen her öğle vakti bahçeyi bir süreliğine terk ettiği dikkatimi çekmeye başlamıştı. O günlerde bir gün, peşine takıldım. O önde ben arkada, tepeler, tarlalar, vadiler aştık. Sürekli arkasına dönüp beni kolluyordu bir yandan… Takip ettiğimin çok iyi farkındaydı. Nihayet bir mağaranın girişine geldik. Bekledi. Yanına dek geldim. Öğlenin sıcaklığı tam tepedeydi. O derin ve sıcak sessizliğin içinde sadece köpek yavrularının kısa, cılız ve keskin sesleri, işitiliyordu. Gümüş bana yavrularını göstermek istemişti. Dakikalarca orada kaldık. Nasıl eğlendik biliyor musunuz? Sonra yine Gümüş önde ben arkada köye döndüğümüzü hatırlıyorum. Gümüş beni seviyordu. Ben de onu. Bu katıksız bir sevgi ilişkisi idi. Az daha küçük yaşta iken, yaz tatili bitip te, dedemin köyünü terk etmenin o dayanılmaz acısını hafifleten, komşunun oğlu, can arkadaşımın “al sana bir hediye, hatıram olsun!” diyerek verdiği o civciv… Hatta biraz daha küçükken, annemin amcasının eşeği ile kurduğum arkadaşlık demeyeceğim, resmen özdeşim, unutulmaz anılar benim için. Düşünün; “büyüyünce eşek olacağım!” dermişim… Hala köylünün dilindedir… Sokak köpeklerini eve taşıdığımı, sen görme diye kanepenin altına sakladığımı hatırlar mısın anneciğim? Yine babamın, evin balkonuna getirip aklımca kimseye çaktırmadan beslediğim o yavru köpek. Hani sizin yatak odasının dibindeki balkonda olan. Sabaha kadar havlayan ve babacığımın “ya o, ya ben!” dediği yavrucak! Daha sonraki yıllarda, Fırat Üniversitesinin değerli hocaları ile yaptığımız deneysel çalışmalara aldığımız, bana bilim adamı olmanın ne derin bir haz konusu olduğunu öğreten o hayvancıklar… Amerika’da yalnızlığımı paylaşan, zekalarına bire-bir tanık olduğum o steril deney fareleri… Bu kadar muhabbetin ardından tam bacağımdan ısırıldığım gün pek gecikmedi tabi ki… Ama Benek yerden-göğe dek haklıydı… Canhıraş şekilde sahibini yakından kovalamak var mıydı? Benek utanç içinde günlerce yüzüme bakmadı, bakamadı. Yoksa bana mı öyle geldi bilemiyorum. Hayvan sevgisi muhteşem bir şey… Bir ara anti-sosyal kişilik bozukluğu tanı kriterlerinden birisiydi çocuklukta hayvanlara eziyet etmek… Fazla lafa gerek yok. Allah kimseyi hayvan sevgisinden mahrum etmesin! Onu ancak yaşayan bilir. Kelimelere sığdırmak zor. Benimkisi sadece bir denemeydi… Sevgiyle kalın…

Söz vermek ve sözünde durmak

Söz vermek ve sözünde durmak… İkili ilişkilerin en temel yapı taşlarındandır. Beş-altı yaşlarındaydım. Babamın yanında çalışan görevli “Kış gelince sana kardan kamyon yapacağım! İçine biner sürersin!” demişti. Bunu durup-dururken söylemişti. Belki daha birçok çocuğa aynı şeyi yapmıştı, belki de gönlünden kopmuştu… İnanır mısınız, gün saymaktan benim için o yıl kış gelmek bilmedi. Nihayet o gün geldi… Sevinç içindeydim. Fazla uzun sürmedi görevli bir nedenle eve geldi. “Hadi” dedim… Anlamadı. “Ne hadisi oğlum?” diye cevapladı. “Hani kamyon yapacaktın?” Sabrım taşmak üzereydi. “Kardan kamyon” dedim. “İçine binip gezecektim ya!”. Kahkahayla güldü ve “Hiç öyle şey olur mu oğlum?” İşte ruhsal travma öyle bir şey olmalıydı. Enayi yerine konmuş, aşağılanmış ve küçümsenmiştim. Olayı öylece içime attım. Hala hatırladığıma göre varın gerisini siz düşünün. Yıllar geçip te gördüm ki, bu söz verme ve fakat sözünde durmama sıklığı sosyo-kültürel düzeyle yakın ilişki göstermekte. Aile terbiyesinin yerini hiç gündeme getirmiyorum. İnsanlar temelde iyi midir? Kötü müdür? diye tartışırız. Ve verilen cevap, kültürel ve kişisel farklar gösterir ya… İşte bence o noktada verilen sözlerde durulan toplumlarda “İnsanlar iyidir” sonucu çıkar gibime geliyor. Abartılı sözler verilir, çoğu kez güç gösterisi olarak, zaman-zaman da keşke olabilseydi babından (wishful thinking), sonra da sözünde durulmaz, zira artık gerek kalmaz. Bu yazımı bir fıkra ile sonlandırmak isterim. Adamın biri yana-döne park yeri arar. Bulamayınca “Allah’ım bir yer bulmama yardım et, bir fakire sadaka vereyim!” der. Tam sırada bir yer boşalır. Seninki döner “Rabbim teşekkür ederim sana gerek kalmadı!” diye olayı noktalar. Sözünde duran, emin insanlardan oluşmuş bir sosyal ağ dilerim herkese…

Birey ve toplum

Birey ve toplum… Oldukça hassas bir konuda acemice bir tartışmaya girmekte olduğumu biliyorum. Şimdiden sürçü lisanımın affını diliyorum. Düşünecek olursak bazı bireyler toplum baskısını sürekli hisseder. Ne diyecekler korkusu her zaman davranış, duygu ve düşüncelerine etki eder. Bunun karşıtının da, yani toplumun da zaman zaman şiddetlenmek üzere belirli bireyler, özellikle de lider vasfında olanların baskısını hissettiğine tanık oluruz. Uzun, kısırdöngüye yol açacak tartışmalara girmek istemem. Son söyleyeceğim lafı şimdiden söylemek isterim. Demem o ki, “normal”, “sıradan” insanlar için toplum baskısını hissetmek olağan bir hal iken, “lider” pozisyonundakiler toplumu yönlendirmekte. Demek bireysel bazda toplum birey ilişkisinde toplum, bir uçta yörüngesine girilmesi gereken ideal bir yapıdır. Normal dediğim insanlar için bu öyledir. Diğer uçta, yörüngesine asla girilemeyecek denli kusurları olan, tam tersi yörüngeye çekilmesi gereken bir yapıdır. Örneğin, liderler için öyledir. Burada her zamanki gibi optimum noktayı yakalamak gerekir. Değil mi ki, inanmayanlar için bu dünyada, inananlar için hem de her iki dünyada herkes hesabı yapayalnız ve çırılçıplak vermektedir, ne toplumun ne de bireyin yörüngesinde olmamak gerekir. Referans noktası olarak özgürlüğü almak lazım diye düşünüyorum. Yani birey toplumdan kendine özgürlük tanımasını istemeli ve toplumu sürekli olarak o yönde organize olmaya zorlamalıdır. Toplum ise sonsuz bir kavram olarak, bireyin bu özgürleşme talebine saygı duymalı, ondan korkmamalıdır. Düşünün bir kez, ekonomik olarak iflas yaşadığınızda ya da psikolojik olarak mesela ruh sağlığınızı yitirdiğinizde toplum nerededir? Uzaklarda değil mi? Eğer öyleyse onu fazla abartmamak yörüngesine girmemek gerekir. Peki ruhları şenlendiren toplumsal devinimler hangileridir? Size “sen önemlisin!” diyen devinimler değil mi? Kimsenin yörüngesine girmeden, kimseyi de yörüngesinden çekip almaya çalışmadan geçen bir ömür dilerim. Umarım yanılmıyorumdur!

Histrionik kişilik bozukluğu nedir?

Histrionik kişilik bozukluğu… Genç yaşlarda başlar. Aşırı duygusaldırlar. Hemen her kötü durumu dert edip ağlarlar. Sürekli ilgi beklerler.

Güzellik

Güzellik… Sözlük anlamı; estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik; okşayıcı söz veya davranış, iyilik, yumuşaklık: ahlak ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey. Doğrusunu isterseniz güzellik yüzlerce yıldır tartışılagelmiş bir kavramdır. Tanımlaması hakkında bir görüş birliği yoktur. Felsefenin temel konularındandır. Ancak deneyimlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki; en karmaşıktan en yalınına, her türlü gerçeklik güzellikle aktarıldığında kalıcı iz bırakmaktadır. Kaba yöntemlerle, yontulmamış diyeceğim aktarımlar ise buhar olup uçmaktadır. Gerçeklerin öyküsel bir dille, rakamların, karmaşık denklemlerin renklerle, tarihsel gerçeklerin filmlerle aktarımı ne de derin izler bırakmaktadır. Güzellikle aktarmaktan kastettiğim şey sanatsal ifade, estetik olarak da kabul edilebilir. Okuyan ve dinleyen için bilimin sanat aşamasına ulaşması muhteşem bir zevktir. Depreme bağlı ruhsal tepkileri aktarmak üzere bir bilimsel araştırma yapmıştım. Sonuçta insanların öyle travmatik bir süreçte daima tetikte olduğunu, uyurken bile aslında uyanık olduğunu saptamıştım. İrkilmelerin aslında buna işaret ettiğini ortaya koymuştum. Bu yalın, basit ve sıradan gerçeği aktarırken, bir haber ajansının arşivinden yararlanarak, ellerindeki tüm çekimleri 72 saat boyunca büyük bir zevk ve heyecanla hiç uyumadan taramış ve kısa metrajlı bir film yapmıştım. Elde ettiğim bu sonuçları Amerika’da yapılan bir bilimsel toplantıda iki aşamada aktarmıştım. Birinci aşamada yalın gerçeği sayılarla, ikinci aşamada ise kısa metrajlı filmle… İnanılmaz hoş bir deneyimdi, insanlar sanki bir tiyatro eseri izlemişçesine dakikalarca ayakta alkışlamışlardı. Bu normalde bilimsel bir sunuma gösterilmeyen bir ilgi seviyesi idi. Aramızda belki bu yazıyı okuyacak olan Türk bilim adamları da vardı. Hala o sunum hatırlanır ve filmdeki insanların irkilmelerine ilişkin sahneler dile getirilir. Düşünüyorum da, insanın başta bizatihi kendisi olmak üzere, tüm insanlığa, doğaya ve her şeye bir sanat eseri yaratırcasına, güzellikle yaklaşması ne kadar akıllıca olurdu. Zira böylece sonuç alma şansı artardı. İnsanları ve kendimizi kalkındırmanın yolu kötü ve olumsuz özelliklerimizi sert, acımasız, estetikten yoksun, kaba bir şekilde zımparalamak olmasa gerekir… Olumlu ve iyi yönleri güzellikle kalkındırmak, sürekli gündemde tutmak kesinlikle daha iyidir. Ne dersiniz? Kendiniz için hangisini tercih edersiniz?

Damgalamak, ötekileştirmek

Damgalamak, ötekileştirmek… Stigmatizasyon olarak da bilinen damgalama insanoğlunun birbiri için ürettiği en tehlikeli tuzaktır. Diğerleri sosyal, ekonomik, hukuksal vs. imkânlardan hiç yararlanmasın, hatta mümkünse yaşarken ölsünler, cehennemi dünyada görsünler!” mantığı hâkimdir. Malum psikiyatrik hastaların en sık maruz kaldığı haldir… Deli damgası işte…