Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Bilim geleneği

Bilim geleneği… Dünya savaşları ve benzeri dönemlerden sonra, bazı ülkeler var ki küllerinden yeniden doğmuştur. Almanya buna güzel bir örnektir. Amerikalı bilim insanı, aziz dostum, merhum Prof. Buck’ın ifadesi ile mesela Amerika Birleşik Devletleri, bir bilim imparatorluğudur. Nedir bu ülkeleri farklı kılan şey? Bence gelenekleri vardır. Bilim geleneği. Bilim bir hayat tarzıdır. Birincisi, sorunları tarif etmek için çabalarlar. Örneğin psikiyatride bir hastalığın tanımı yapılır öncelikle… Hangi kriterlere uymaktadır? Sonra veri biriktirirler. Muhteşem arşivlere sahiptirler. Buradaki veriler neredeyse homojen bir sistemle kaydedilmektedir. Birileri sürekli olarak veri toplarken, yine birileri analiz çabasındadır. Karmaşık verilerden enfes somut sonuçlar çıkarıldığına tanık olursunuz. Sonuçlar herkesin anlayacağı bir sanatsallıkla dile gelir. Mesela psikiyatride bir Kraepelin çıkar koca psikiyatri bilimini ayakları üstüne oturtuverir. Nihayet toplum bu verilere ayet gözüyle bakar! İnanır. Tabi ki böyle bir sistemde sahtekârlık, bilim hırsızlığı, yalandan veri üretme vs. affedilemez. Böyle bir toplumda afaki laflara prim verilir mi? Asla verilemez. Onlar üretir geri kalanlar takip eder. İster-istemez sizi bağımlı kılar Bilim geleneğiniz yoksa özgürlük lafta kalır. Bazı ülkelerde bilimsel yapı bilim adamı adı altında, elit bir kesimin özel zevki iken gelenek sahibi toplumlarda yediden-yetmişe nüfuz eder. Aklıma evinde kaldığım yaşlı Betty’nin, bana gelip “dilim ağrıyor, sence nedendir?” deyip “benim umursamaz şekilde, “ısırdın ondandır!” cevabıma karşın “bence glossopharyngeal sinir nevraljisidir!” dediği günü hatırlıyorum. Betty sıradan bir sekreter ben ise Amerika’nın Ulusal Sağlık Bilimleri Enstitüsünde (NIH) hasbelkader kendine pozisyon bulmuş bir elit idim. Bilmem anlatabildim mi? Çok yakın bir arkadaşım vardı. Bir üniversitenin önemli bir fakültesinde profesör iken abisi tarafından başka, çok daha fazla para ve ün sağlayacak bir makama kandırılmıştı. O esnada abi demişti ki; “seninki de iş mi? Bak teklif ettiğim o makamda sana benzer kaç tanesi önünde ceketini ilikleyecek!” Kim bilir haklıydı belki. Ama siz Einstein’in müdür beyin önünde ceket iliklediğini hayal edebiliyor musunuz? Ben olsa-olsa bir trajedi filminin vahim bir sahnesi olarak hayal edebiliyorum! Koca Fatih Sultan Mehmet’in, hocası ile arasındaki ilişkiyi düşünüyorum da, biz o günlerden bu hallere nasıl geldik akıl sır erdiremiyorum. Ne yapmalı? Nereden başlamalı? Bilemiyorum… Bu yazıyı yazarken gerçekten derin bir hüzün hissediyorum…

Hayatıma giren hayvanlar!

Hayatıma giren hayvanlar! Ne çok hayvan var hayatıma giren bilseniz! Öyle konuşmadan, sessizce… Mesela Gümüş! Sarı, uzun tüyleri parlak ve dostça bakışları ile yüreğimi ısıtan, kahverengi parlak gözlü köpek… Halam hatırlar mı? Acaba. Hani şu evi bekleyen bahçedeki köpek… Onun ilk öğretmenlik günleriydi. Gaffarlı köyünde. Ben ise tam altı yaşındaydım. Alt-alta üst üste oynadığım hayvancık… Bir ara hemen her öğle vakti bahçeyi bir süreliğine terk ettiği dikkatimi çekmeye başlamıştı. O günlerde bir gün, peşine takıldım. O önde ben arkada, tepeler, tarlalar, vadiler aştık. Sürekli arkasına dönüp beni kolluyordu bir yandan… Takip ettiğimin çok iyi farkındaydı. Nihayet bir mağaranın girişine geldik. Bekledi. Yanına dek geldim. Öğlenin sıcaklığı tam tepedeydi. O derin ve sıcak sessizliğin içinde sadece köpek yavrularının kısa, cılız ve keskin sesleri, işitiliyordu. Gümüş bana yavrularını göstermek istemişti. Dakikalarca orada kaldık. Nasıl eğlendik biliyor musunuz? Sonra yine Gümüş önde ben arkada köye döndüğümüzü hatırlıyorum. Gümüş beni seviyordu. Ben de onu. Bu katıksız bir sevgi ilişkisi idi. Az daha küçük yaşta iken, yaz tatili bitip te, dedemin köyünü terk etmenin o dayanılmaz acısını hafifleten, komşunun oğlu, can arkadaşımın “al sana bir hediye, hatıram olsun!” diyerek verdiği o civciv… Hatta biraz daha küçükken, annemin amcasının eşeği ile kurduğum arkadaşlık demeyeceğim, resmen özdeşim, unutulmaz anılar benim için. Düşünün; “büyüyünce eşek olacağım!” dermişim… Hala köylünün dilindedir… Sokak köpeklerini eve taşıdığımı, sen görme diye kanepenin altına sakladığımı hatırlar mısın anneciğim? Yine babamın, evin balkonuna getirip aklımca kimseye çaktırmadan beslediğim o yavru köpek. Hani sizin yatak odasının dibindeki balkonda olan. Sabaha kadar havlayan ve babacığımın “ya o, ya ben!” dediği yavrucak! Daha sonraki yıllarda, Fırat Üniversitesinin değerli hocaları ile yaptığımız deneysel çalışmalara aldığımız, bana bilim adamı olmanın ne derin bir haz konusu olduğunu öğreten o hayvancıklar… Amerika’da yalnızlığımı paylaşan, zekalarına bire-bir tanık olduğum o steril deney fareleri… Bu kadar muhabbetin ardından tam bacağımdan ısırıldığım gün pek gecikmedi tabi ki… Ama Benek yerden-göğe dek haklıydı… Canhıraş şekilde sahibini yakından kovalamak var mıydı? Benek utanç içinde günlerce yüzüme bakmadı, bakamadı. Yoksa bana mı öyle geldi bilemiyorum. Hayvan sevgisi muhteşem bir şey… Bir ara anti-sosyal kişilik bozukluğu tanı kriterlerinden birisiydi çocuklukta hayvanlara eziyet etmek… Fazla lafa gerek yok. Allah kimseyi hayvan sevgisinden mahrum etmesin! Onu ancak yaşayan bilir. Kelimelere sığdırmak zor. Benimkisi sadece bir denemeydi… Sevgiyle kalın…

Söz vermek ve sözünde durmak

Söz vermek ve sözünde durmak… İkili ilişkilerin en temel yapı taşlarındandır. Beş-altı yaşlarındaydım. Babamın yanında çalışan görevli “Kış gelince sana kardan kamyon yapacağım! İçine biner sürersin!” demişti. Bunu durup-dururken söylemişti. Belki daha birçok çocuğa aynı şeyi yapmıştı, belki de gönlünden kopmuştu… İnanır mısınız, gün saymaktan benim için o yıl kış gelmek bilmedi. Nihayet o gün geldi… Sevinç içindeydim. Fazla uzun sürmedi görevli bir nedenle eve geldi. “Hadi” dedim… Anlamadı. “Ne hadisi oğlum?” diye cevapladı. “Hani kamyon yapacaktın?” Sabrım taşmak üzereydi. “Kardan kamyon” dedim. “İçine binip gezecektim ya!”. Kahkahayla güldü ve “Hiç öyle şey olur mu oğlum?” İşte ruhsal travma öyle bir şey olmalıydı. Enayi yerine konmuş, aşağılanmış ve küçümsenmiştim. Olayı öylece içime attım. Hala hatırladığıma göre varın gerisini siz düşünün. Yıllar geçip te gördüm ki, bu söz verme ve fakat sözünde durmama sıklığı sosyo-kültürel düzeyle yakın ilişki göstermekte. Aile terbiyesinin yerini hiç gündeme getirmiyorum. İnsanlar temelde iyi midir? Kötü müdür? diye tartışırız. Ve verilen cevap, kültürel ve kişisel farklar gösterir ya… İşte bence o noktada verilen sözlerde durulan toplumlarda “İnsanlar iyidir” sonucu çıkar gibime geliyor. Abartılı sözler verilir, çoğu kez güç gösterisi olarak, zaman-zaman da keşke olabilseydi babından (wishful thinking), sonra da sözünde durulmaz, zira artık gerek kalmaz. Bu yazımı bir fıkra ile sonlandırmak isterim. Adamın biri yana-döne park yeri arar. Bulamayınca “Allah’ım bir yer bulmama yardım et, bir fakire sadaka vereyim!” der. Tam sırada bir yer boşalır. Seninki döner “Rabbim teşekkür ederim sana gerek kalmadı!” diye olayı noktalar. Sözünde duran, emin insanlardan oluşmuş bir sosyal ağ dilerim herkese…

Birey ve toplum

Birey ve toplum… Oldukça hassas bir konuda acemice bir tartışmaya girmekte olduğumu biliyorum. Şimdiden sürçü lisanımın affını diliyorum. Düşünecek olursak bazı bireyler toplum baskısını sürekli hisseder. Ne diyecekler korkusu her zaman davranış, duygu ve düşüncelerine etki eder. Bunun karşıtının da, yani toplumun da zaman zaman şiddetlenmek üzere belirli bireyler, özellikle de lider vasfında olanların baskısını hissettiğine tanık oluruz. Uzun, kısırdöngüye yol açacak tartışmalara girmek istemem. Son söyleyeceğim lafı şimdiden söylemek isterim. Demem o ki, “normal”, “sıradan” insanlar için toplum baskısını hissetmek olağan bir hal iken, “lider” pozisyonundakiler toplumu yönlendirmekte. Demek bireysel bazda toplum birey ilişkisinde toplum, bir uçta yörüngesine girilmesi gereken ideal bir yapıdır. Normal dediğim insanlar için bu öyledir. Diğer uçta, yörüngesine asla girilemeyecek denli kusurları olan, tam tersi yörüngeye çekilmesi gereken bir yapıdır. Örneğin, liderler için öyledir. Burada her zamanki gibi optimum noktayı yakalamak gerekir. Değil mi ki, inanmayanlar için bu dünyada, inananlar için hem de her iki dünyada herkes hesabı yapayalnız ve çırılçıplak vermektedir, ne toplumun ne de bireyin yörüngesinde olmamak gerekir. Referans noktası olarak özgürlüğü almak lazım diye düşünüyorum. Yani birey toplumdan kendine özgürlük tanımasını istemeli ve toplumu sürekli olarak o yönde organize olmaya zorlamalıdır. Toplum ise sonsuz bir kavram olarak, bireyin bu özgürleşme talebine saygı duymalı, ondan korkmamalıdır. Düşünün bir kez, ekonomik olarak iflas yaşadığınızda ya da psikolojik olarak mesela ruh sağlığınızı yitirdiğinizde toplum nerededir? Uzaklarda değil mi? Eğer öyleyse onu fazla abartmamak yörüngesine girmemek gerekir. Peki ruhları şenlendiren toplumsal devinimler hangileridir? Size “sen önemlisin!” diyen devinimler değil mi? Kimsenin yörüngesine girmeden, kimseyi de yörüngesinden çekip almaya çalışmadan geçen bir ömür dilerim. Umarım yanılmıyorumdur!

Histrionik kişilik bozukluğu nedir?

Histrionik kişilik bozukluğu… Genç yaşlarda başlar. Aşırı duygusaldırlar. Hemen her kötü durumu dert edip ağlarlar. Sürekli ilgi beklerler.

Güzellik

Güzellik… Sözlük anlamı; estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik; okşayıcı söz veya davranış, iyilik, yumuşaklık: ahlak ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey. Doğrusunu isterseniz güzellik yüzlerce yıldır tartışılagelmiş bir kavramdır. Tanımlaması hakkında bir görüş birliği yoktur. Felsefenin temel konularındandır. Ancak deneyimlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki; en karmaşıktan en yalınına, her türlü gerçeklik güzellikle aktarıldığında kalıcı iz bırakmaktadır. Kaba yöntemlerle, yontulmamış diyeceğim aktarımlar ise buhar olup uçmaktadır. Gerçeklerin öyküsel bir dille, rakamların, karmaşık denklemlerin renklerle, tarihsel gerçeklerin filmlerle aktarımı ne de derin izler bırakmaktadır. Güzellikle aktarmaktan kastettiğim şey sanatsal ifade, estetik olarak da kabul edilebilir. Okuyan ve dinleyen için bilimin sanat aşamasına ulaşması muhteşem bir zevktir. Depreme bağlı ruhsal tepkileri aktarmak üzere bir bilimsel araştırma yapmıştım. Sonuçta insanların öyle travmatik bir süreçte daima tetikte olduğunu, uyurken bile aslında uyanık olduğunu saptamıştım. İrkilmelerin aslında buna işaret ettiğini ortaya koymuştum. Bu yalın, basit ve sıradan gerçeği aktarırken, bir haber ajansının arşivinden yararlanarak, ellerindeki tüm çekimleri 72 saat boyunca büyük bir zevk ve heyecanla hiç uyumadan taramış ve kısa metrajlı bir film yapmıştım. Elde ettiğim bu sonuçları Amerika’da yapılan bir bilimsel toplantıda iki aşamada aktarmıştım. Birinci aşamada yalın gerçeği sayılarla, ikinci aşamada ise kısa metrajlı filmle… İnanılmaz hoş bir deneyimdi, insanlar sanki bir tiyatro eseri izlemişçesine dakikalarca ayakta alkışlamışlardı. Bu normalde bilimsel bir sunuma gösterilmeyen bir ilgi seviyesi idi. Aramızda belki bu yazıyı okuyacak olan Türk bilim adamları da vardı. Hala o sunum hatırlanır ve filmdeki insanların irkilmelerine ilişkin sahneler dile getirilir. Düşünüyorum da, insanın başta bizatihi kendisi olmak üzere, tüm insanlığa, doğaya ve her şeye bir sanat eseri yaratırcasına, güzellikle yaklaşması ne kadar akıllıca olurdu. Zira böylece sonuç alma şansı artardı. İnsanları ve kendimizi kalkındırmanın yolu kötü ve olumsuz özelliklerimizi sert, acımasız, estetikten yoksun, kaba bir şekilde zımparalamak olmasa gerekir… Olumlu ve iyi yönleri güzellikle kalkındırmak, sürekli gündemde tutmak kesinlikle daha iyidir. Ne dersiniz? Kendiniz için hangisini tercih edersiniz?

Damgalamak, ötekileştirmek

Damgalamak, ötekileştirmek… Stigmatizasyon olarak da bilinen damgalama insanoğlunun birbiri için ürettiği en tehlikeli tuzaktır. Diğerleri sosyal, ekonomik, hukuksal vs. imkânlardan hiç yararlanmasın, hatta mümkünse yaşarken ölsünler, cehennemi dünyada görsünler!” mantığı hâkimdir. Malum psikiyatrik hastaların en sık maruz kaldığı haldir… Deli damgası işte…

Yas

Yas… Ölenin arkasından hissedilen şeylere dair yazmak istedim. Yakın zamanda ülkemizi yasa boğan, Soma’da yaşanan ve onlarca, yüzlerce maden işçisinin ölümü ile sonuçlanan o facia nedeniyle depreşen anılarımı paylaşmak istedim. Babamı kaybettiğim o günleri hatırlayıp ölen insanların ardında bıraktığı sevenlerinin yerine kendimi koyup derin bir hüzün duydum ve ağladım. O kadar derin bir hüzün duydum ki kurşun gibi ağır geldi. Fazla dayanamadım ve unutmaya çalıştım. Ben unutmaya çalıştım ama ruhum buna izin vermedi. Son iki gündür sürekli kabus gördüm. Yatakta, bir o yana bir bu yana dönüp durdum. Rüyamda yüzlerce ceset gördüm. Tekrar diriliyorlardı. Uyumak mümkün değildi. Kan ter içinde uyanıyordum… Babam öldüğünde 51 yaşındaydı. Ben ise 25… Küçük kardeşim 20, en küçük kardeşim henüz 15-16 yaşlarındaydı.. Tahminen ani bir miyokart enfarktüsü geçirmiş ve beklenmedik bir anda gidivermişti. Sonsuzluğun içine dalıp kaybolmuştu. Yoktu. Gelmeyecekti. Artık hiç bir şeyimizi onunla paylaşamayacaktık. Talepte bulunamayacaktık. İnanılmaz bir şekilde her şey bitmişti. Ölüm haberini bir savcı vermişti. Buz gibiydi. Duygusuz. “Babanız öldü!” İri-yarı mavi gözlü sarışın adamı az daha tüm gücümle tokatlayacaktım. Bir iki küfür savurduğumu ve bağırdığımı hatırlıyorum. Polisler devreye girdi. Bereket babam hatırı sayılır bir yargıçtı. Savcının şaşkın bakışları arasında kimse beni ellememiş hatta polisler nazikçe beni savcıdan ve ortamdan uzaklaştırmışlardı. Cenazesi yıkanırken babamın, yakın arkadaşlarından biri “Gel bak” dedi. “Bak insan eliyle olmadı bu ölüm”. İçimden “ne önemi olabilir ki?” dediğimi hatırlıyorum. Ancak yıllar sonra diğer insanların deneyiminden öğrendim ki önemliydi. Kendi kendime “Artık baban yok! Çok çalışmalısın… Bu acımasız dünyada tek başına ayakta durmalısın!” demiştim. İşte o cümle benim hayatımın dönüm noktası olmuştur. Bir psikiyatrist arkadaşım “Ben de babamı kaybettiğimde aynı şeyleri yaşadım. 6 ay içinde tedricen acı hafifliyor, Geriye hasret kalıyor.” demişti. Günler boyu o 6 ayın sonlanmasını istedim. Ben de o 6 ay tam 20 yıl sürdü. Usta bir psikanaliste göre babamla aramızdaki iletişim sorunları ve bitmemiş hesaplar bunda rol aldı. Bana sorarsanız basitçe her derdimi dert edinen tek ve en yakın dostumu kaybetmiştim… Hasret ve göz yaşlarına gelince; değil mi ki, ölümü alabildiğine doğal karşılayan, hatta peygamber mertebesine ulaşmış en bilge kişiler bile yaşanacak hasretten hüzün duyup ağlamışlardır, ağlamaktan ve hüzünden doğal ne vardır? Hele maddi imkansızlıklar içinde, kardelen çiçekleri gibi solan o maden işçilerinin ardında bıraktığı yavrucaklar… O işçinin sedyeye yatarken “Ayakkabımı çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin.” demesi… Daha fazla yazamayacağım ve o sıklete dayanamayacağım… Kısacası hepimize derin bir yas çöktü ki, bunu hissetmemek elde değil… Ne diyeyim, başımız sağ olsun… Dostlar sağ olsun.. Böyle dönemlerde benim babası ölen meslektaşım gibi duygudaş, savcıyla arama giren o insanlar gibi babacan ve nazik olmak gerek… Düşünüyorum da duygularımızı paylaşmanın tam zamanı diyorum. Olay insan eliyle mi olmuş? Yoksa doğal mıydı? Çok önemli bir ayrım tabi ki.. Ancak, fazla üzerinde durup arsızlaştırmak istemem kimseyi… Kimsenin kimseye düşman olmasını istemediğim gibi… Kısacası derim ki; eğer insan eliyle olmuşsa vicdanlara teslim etmek lazım. Ona da vicdan lazım. En az, tekrarını önlemek için gereken akıl kadar vicdan!

Öfke

Öfke… Normalde sağlıklı bir duygudur. Fakat kontrolden çıkarsa ve yıkıcı bir hal alırsa problem başlar. Kan basıncı ve kalp ritmi artar, adrenalin ve noradrenalin yükselir. Direkt sağlığı bozar. Dışardan gelen ya da anıların canlanmasından oluşan faktörler öfkeyi tetikleyebilir.

Saygınlık, asalet ya da ağırbaşlılık

Saygınlık, asalet ya da ağırbaşlılık… İngilizcesi “dignity” olan halden söz etmek istiyorum. Asil insan denilince aklıma Serkan adındaki hastam gelir.

Akıl

Akıl… Zekâ ile ilgili yazımdan sonra akıl ile zekâ arasındaki çizgiyi tam da iyi kavrayamamış olduğumu fark ettim. Yaşadığım bu kaosta Victor Hugo’nun rolünü hemen itiraf etmek isterim. Büyük usta hep zekâyı yüceltmiş, akıldan hiç bahsetmemişti Sefiller romanında… Oysa düşündükçe, mesela olay ve olgular arasındaki ilişkilerden tüm insanoğlu için yararlı olabilecek evrensel sonuçlar çıkartmak zekânın değil aklın işidir diyorum. E=mc2’yi keşfetmek zekâ işidir ama oradan atom bombası yapıp insanlığın üzerine atmanın akıl işi olmadığı açıktır. Bir başka açıdan bakarsak akıl nedenselliği yakalamaya çalışan ruhsal sistemdir diyebiliyorum. Neden varız? Sorusu zekânın değil aklın işidir. Marksist için ana nedenselliği kavramak sınıfsal bilince ulaşmak olabilir, bir başkası için nedenselliğin aslı Allah’la ilgilidir. Sonuçta, nedenselliği yakalama arzusu büyük resmi görmeye yarar. Yani sınıf savaşını der bir Marksist, Allah’a inanan birisi ise büyük resimde Rabbini görür. Buna akl-ı külliye derler. Bir başka deyişle, akıl evrimsel bakışla sınıf savaşını kavramak için vardır… Veya inançlı iseniz Allah’ı kavramak için yaratılmış ve insana hediye edilmiştir. Bu noktada bir öykü aklıma geldi. Ülkenin birinde devrim yapılır, komite konseyi karşı devrimci gruplardan birer kişiyi ibret-i alem için giyotine mahkum eder. Önce rahip alınır. Cellat ipi keser ama tam bir-kaç milimetre kala giyotin duruverir. Durum izleyiciler tarafından heyecan ve korkuyla karşılanır. Rahip, Tanrının sevgili kuludur… Serbest bırakılır. Aynı şey doktor için de yaşanır Yaptığı iyilikler nedeniyle Tanrı tarafından korunmuştur. Nihayet sıra mühendise gelir. Adam gözleri giyotine dönük olduğu halde bağırır: “sebep açık!” der, “Cıvata gevşek! Görebiliyorum!” Adam, zekidir ama aklı hakkında şüpheler uyanır. Demek akıl zekânın nasıl kullanılacağını gösteren şeydir de diyebiliriz… Her zaman iyidir akıl, iyiliği arar… Kur’an’da Allah katında çok değerli bir insan ile bir başkası arasında geçen diyalogdan söz edildiğini hatırlıyorum. Hikmet sahibi kişi “…benim izimden gitmek sana zor gelir!” der, diğeri ısrar edince ama ben bir çocuğu öldürdüm diye ekler. Adam şaşırır “Nasıl olur?” diye sorar. “Çünkü eğer o çocuk yaşasaydı büyük felaketlere neden olacaktı!” anlamında bir cevap verir. Sizin anlayacağınız hani Hitler daha küçükken yol açacağı facia bilinseydi ne yapsak iyiydi diye akıldan geçmiyor. Akıldan yani… Yani akıl kötü gibi görünen şey yapsa bile iyilik hedeflidir. Oysa zekânın böyle bir kaygısı yoktur… Tüm bunların ışığında “Seri katil mutlaka akılsız ama çok zeki olabilir!” diyebiliyorum. Yine herhangi bir felsefe hocası iyi bilir ki, çok zeki olduğu halde en basit felsefi akıl yürütmelerde başarı gösteremeyen çok ama çok öğrenci vardır… Ez-cümle zekâ ölçülebilen bir şey iken aklı ölçmek mümkün değil diyorum… Son olarak bir saptamamı dile getirmek isterim. Hugo üstadın zıddına Kuran aklı yüceltmiş en az elli yerde “size akıl verdim!” derken zekânın “z” sinden söz etmemiştir. Katkılarınızın değeri büyük olacaktır diyerek yazıya şimdilik son vermek istiyorum… Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Felsefenin bu temel sorunu hakkında zihnen hepimizin çok daha fazla gelişmeyi arzu ettiğimizi biliyorum…

Fala inanmak

Fala inanmak… Ödipus karmaşası ile ilgili öyküde Kral falcıya sorar; doğacak çocuk kız mıdır erkek midir?