Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Birey ve toplum

Birey ve toplum… Oldukça hassas bir konuda acemice bir tartışmaya girmekte olduğumu biliyorum. Şimdiden sürçü lisanımın affını diliyorum. Düşünecek olursak bazı bireyler toplum baskısını sürekli hisseder. Ne diyecekler korkusu her zaman davranış, duygu ve düşüncelerine etki eder. Bunun karşıtının da, yani toplumun da zaman zaman şiddetlenmek üzere belirli bireyler, özellikle de lider vasfında olanların baskısını hissettiğine tanık oluruz. Uzun, kısırdöngüye yol açacak tartışmalara girmek istemem. Son söyleyeceğim lafı şimdiden söylemek isterim. Demem o ki, “normal”, “sıradan” insanlar için toplum baskısını hissetmek olağan bir hal iken, “lider” pozisyonundakiler toplumu yönlendirmekte. Demek bireysel bazda toplum birey ilişkisinde toplum, bir uçta yörüngesine girilmesi gereken ideal bir yapıdır. Normal dediğim insanlar için bu öyledir. Diğer uçta, yörüngesine asla girilemeyecek denli kusurları olan, tam tersi yörüngeye çekilmesi gereken bir yapıdır. Örneğin, liderler için öyledir. Burada her zamanki gibi optimum noktayı yakalamak gerekir. Değil mi ki, inanmayanlar için bu dünyada, inananlar için hem de her iki dünyada herkes hesabı yapayalnız ve çırılçıplak vermektedir, ne toplumun ne de bireyin yörüngesinde olmamak gerekir. Referans noktası olarak özgürlüğü almak lazım diye düşünüyorum. Yani birey toplumdan kendine özgürlük tanımasını istemeli ve toplumu sürekli olarak o yönde organize olmaya zorlamalıdır. Toplum ise sonsuz bir kavram olarak, bireyin bu özgürleşme talebine saygı duymalı, ondan korkmamalıdır. Düşünün bir kez, ekonomik olarak iflas yaşadığınızda ya da psikolojik olarak mesela ruh sağlığınızı yitirdiğinizde toplum nerededir? Uzaklarda değil mi? Eğer öyleyse onu fazla abartmamak yörüngesine girmemek gerekir. Peki ruhları şenlendiren toplumsal devinimler hangileridir? Size “sen önemlisin!” diyen devinimler değil mi? Kimsenin yörüngesine girmeden, kimseyi de yörüngesinden çekip almaya çalışmadan geçen bir ömür dilerim. Umarım yanılmıyorumdur!

Histrionik kişilik bozukluğu nedir?

Histrionik kişilik bozukluğu… Genç yaşlarda başlar. Aşırı duygusaldırlar. Hemen her kötü durumu dert edip ağlarlar. Sürekli ilgi beklerler.

Güzellik

Güzellik… Sözlük anlamı; estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik; okşayıcı söz veya davranış, iyilik, yumuşaklık: ahlak ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey. Doğrusunu isterseniz güzellik yüzlerce yıldır tartışılagelmiş bir kavramdır. Tanımlaması hakkında bir görüş birliği yoktur. Felsefenin temel konularındandır. Ancak deneyimlerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki; en karmaşıktan en yalınına, her türlü gerçeklik güzellikle aktarıldığında kalıcı iz bırakmaktadır. Kaba yöntemlerle, yontulmamış diyeceğim aktarımlar ise buhar olup uçmaktadır. Gerçeklerin öyküsel bir dille, rakamların, karmaşık denklemlerin renklerle, tarihsel gerçeklerin filmlerle aktarımı ne de derin izler bırakmaktadır. Güzellikle aktarmaktan kastettiğim şey sanatsal ifade, estetik olarak da kabul edilebilir. Okuyan ve dinleyen için bilimin sanat aşamasına ulaşması muhteşem bir zevktir. Depreme bağlı ruhsal tepkileri aktarmak üzere bir bilimsel araştırma yapmıştım. Sonuçta insanların öyle travmatik bir süreçte daima tetikte olduğunu, uyurken bile aslında uyanık olduğunu saptamıştım. İrkilmelerin aslında buna işaret ettiğini ortaya koymuştum. Bu yalın, basit ve sıradan gerçeği aktarırken, bir haber ajansının arşivinden yararlanarak, ellerindeki tüm çekimleri 72 saat boyunca büyük bir zevk ve heyecanla hiç uyumadan taramış ve kısa metrajlı bir film yapmıştım. Elde ettiğim bu sonuçları Amerika’da yapılan bir bilimsel toplantıda iki aşamada aktarmıştım. Birinci aşamada yalın gerçeği sayılarla, ikinci aşamada ise kısa metrajlı filmle… İnanılmaz hoş bir deneyimdi, insanlar sanki bir tiyatro eseri izlemişçesine dakikalarca ayakta alkışlamışlardı. Bu normalde bilimsel bir sunuma gösterilmeyen bir ilgi seviyesi idi. Aramızda belki bu yazıyı okuyacak olan Türk bilim adamları da vardı. Hala o sunum hatırlanır ve filmdeki insanların irkilmelerine ilişkin sahneler dile getirilir. Düşünüyorum da, insanın başta bizatihi kendisi olmak üzere, tüm insanlığa, doğaya ve her şeye bir sanat eseri yaratırcasına, güzellikle yaklaşması ne kadar akıllıca olurdu. Zira böylece sonuç alma şansı artardı. İnsanları ve kendimizi kalkındırmanın yolu kötü ve olumsuz özelliklerimizi sert, acımasız, estetikten yoksun, kaba bir şekilde zımparalamak olmasa gerekir… Olumlu ve iyi yönleri güzellikle kalkındırmak, sürekli gündemde tutmak kesinlikle daha iyidir. Ne dersiniz? Kendiniz için hangisini tercih edersiniz?

Damgalamak, ötekileştirmek

Damgalamak, ötekileştirmek… Stigmatizasyon olarak da bilinen damgalama insanoğlunun birbiri için ürettiği en tehlikeli tuzaktır. Diğerleri sosyal, ekonomik, hukuksal vs. imkânlardan hiç yararlanmasın, hatta mümkünse yaşarken ölsünler, cehennemi dünyada görsünler!” mantığı hâkimdir. Malum psikiyatrik hastaların en sık maruz kaldığı haldir… Deli damgası işte…

Yas

Yas… Ölenin arkasından hissedilen şeylere dair yazmak istedim. Yakın zamanda ülkemizi yasa boğan, Soma’da yaşanan ve onlarca, yüzlerce maden işçisinin ölümü ile sonuçlanan o facia nedeniyle depreşen anılarımı paylaşmak istedim. Babamı kaybettiğim o günleri hatırlayıp ölen insanların ardında bıraktığı sevenlerinin yerine kendimi koyup derin bir hüzün duydum ve ağladım. O kadar derin bir hüzün duydum ki kurşun gibi ağır geldi. Fazla dayanamadım ve unutmaya çalıştım. Ben unutmaya çalıştım ama ruhum buna izin vermedi. Son iki gündür sürekli kabus gördüm. Yatakta, bir o yana bir bu yana dönüp durdum. Rüyamda yüzlerce ceset gördüm. Tekrar diriliyorlardı. Uyumak mümkün değildi. Kan ter içinde uyanıyordum… Babam öldüğünde 51 yaşındaydı. Ben ise 25… Küçük kardeşim 20, en küçük kardeşim henüz 15-16 yaşlarındaydı.. Tahminen ani bir miyokart enfarktüsü geçirmiş ve beklenmedik bir anda gidivermişti. Sonsuzluğun içine dalıp kaybolmuştu. Yoktu. Gelmeyecekti. Artık hiç bir şeyimizi onunla paylaşamayacaktık. Talepte bulunamayacaktık. İnanılmaz bir şekilde her şey bitmişti. Ölüm haberini bir savcı vermişti. Buz gibiydi. Duygusuz. “Babanız öldü!” İri-yarı mavi gözlü sarışın adamı az daha tüm gücümle tokatlayacaktım. Bir iki küfür savurduğumu ve bağırdığımı hatırlıyorum. Polisler devreye girdi. Bereket babam hatırı sayılır bir yargıçtı. Savcının şaşkın bakışları arasında kimse beni ellememiş hatta polisler nazikçe beni savcıdan ve ortamdan uzaklaştırmışlardı. Cenazesi yıkanırken babamın, yakın arkadaşlarından biri “Gel bak” dedi. “Bak insan eliyle olmadı bu ölüm”. İçimden “ne önemi olabilir ki?” dediğimi hatırlıyorum. Ancak yıllar sonra diğer insanların deneyiminden öğrendim ki önemliydi. Kendi kendime “Artık baban yok! Çok çalışmalısın… Bu acımasız dünyada tek başına ayakta durmalısın!” demiştim. İşte o cümle benim hayatımın dönüm noktası olmuştur. Bir psikiyatrist arkadaşım “Ben de babamı kaybettiğimde aynı şeyleri yaşadım. 6 ay içinde tedricen acı hafifliyor, Geriye hasret kalıyor.” demişti. Günler boyu o 6 ayın sonlanmasını istedim. Ben de o 6 ay tam 20 yıl sürdü. Usta bir psikanaliste göre babamla aramızdaki iletişim sorunları ve bitmemiş hesaplar bunda rol aldı. Bana sorarsanız basitçe her derdimi dert edinen tek ve en yakın dostumu kaybetmiştim… Hasret ve göz yaşlarına gelince; değil mi ki, ölümü alabildiğine doğal karşılayan, hatta peygamber mertebesine ulaşmış en bilge kişiler bile yaşanacak hasretten hüzün duyup ağlamışlardır, ağlamaktan ve hüzünden doğal ne vardır? Hele maddi imkansızlıklar içinde, kardelen çiçekleri gibi solan o maden işçilerinin ardında bıraktığı yavrucaklar… O işçinin sedyeye yatarken “Ayakkabımı çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin.” demesi… Daha fazla yazamayacağım ve o sıklete dayanamayacağım… Kısacası hepimize derin bir yas çöktü ki, bunu hissetmemek elde değil… Ne diyeyim, başımız sağ olsun… Dostlar sağ olsun.. Böyle dönemlerde benim babası ölen meslektaşım gibi duygudaş, savcıyla arama giren o insanlar gibi babacan ve nazik olmak gerek… Düşünüyorum da duygularımızı paylaşmanın tam zamanı diyorum. Olay insan eliyle mi olmuş? Yoksa doğal mıydı? Çok önemli bir ayrım tabi ki.. Ancak, fazla üzerinde durup arsızlaştırmak istemem kimseyi… Kimsenin kimseye düşman olmasını istemediğim gibi… Kısacası derim ki; eğer insan eliyle olmuşsa vicdanlara teslim etmek lazım. Ona da vicdan lazım. En az, tekrarını önlemek için gereken akıl kadar vicdan!

Öfke

Öfke… Normalde sağlıklı bir duygudur. Fakat kontrolden çıkarsa ve yıkıcı bir hal alırsa problem başlar. Kan basıncı ve kalp ritmi artar, adrenalin ve noradrenalin yükselir. Direkt sağlığı bozar. Dışardan gelen ya da anıların canlanmasından oluşan faktörler öfkeyi tetikleyebilir. Öfkenin dışavurumunda en ilkel yol şiddete başvurmaktır. Bu ilki temel içgüdüden birisi olan agresyonun dışa vurumdur. Amaç yaşamsal önemi olan taleplerin giderilmesine engel olan faktörleri yok etmek ve yaşamaya devam etmektir. Fakat kanunlar, sosyal normlar ve vicdan şiddetin önüne engel olarak dikilir. Bu durumda üç temel başa çıkma şekli kalır: kimseyi kırmadan direkt dışa vurum, içine atma, veya problem çözme, espri kullanma, nefes teknikleri, çevreyi değiştirme gibi gevşemeye yol açacak yollara başvurmadır. Bazı insanlar fiziksel (beyinleri aşırı duyarlı olabilir, engellenmeye tahammülü azaltan herhangi bir fizksel özür olabilir), psikolojik (psikopati, narsisizm vb kişilik bozuklukları, travmatik yaşam öyküsü) ya da sosyolojik nedenlerle daha fazla öfkelidir. Bu noktada başımdan geçen bir-kaç öyküyü paylaşmak isterim. Ağrı ilinde zorunlu hizmet yaptığım yıllardı. Devlet hastanesinde nöbetçi idim. Başhekim ziyaret saatlerini kısıtlamış geceleri kimseyi servise aldırtmıyordu. Sıradan bir nöbet gecenin sessizliğinde süregiderken aniden bir gürültü işittim. Personel yukarı servise çıkmak isteyen birine izin vermiyor, adam ısrar ediyordu… Arbede uzunca bir süre devam etti. Derken adam küt diye benim kapıyı tekmeleyerek içeri girdi. Aniden öfkelendim. Adam zaten burnundan soluyordu. İlk atak ondan geldi; “Yukarı çıkmak için sen izin verecekmişsin!” dedi. O sıralarda 24-25 yaşlarında bir delikanlıyım. Geldiğim kültürel yapı bu tür davranışları hoş görmeme kesinlikle engel. O hızla; ikinci hamle benden geldi; “daha bir doktorla nasıl konuşulacağını bilmiyorsun” dedim. “Ne dedik ki?” diye sordu. Bir anda ne diyeceğimi şaşırdım: “Sen?” diyorsun dedim. “Ne diyecektik?” diye sordu. “Siz* diye kısaca yanıtladım. Hala öfkeliydim. Onda ise öfke yerini hak iddia eden bir hale terk etmişti, bile. Durdu; “Ama o zaman çoğula kaçıyor!” Demez mi… Beni bir gülme tuttu ki sormayın. Şaşkın bakışlarını fazla sürdüremedi, o da güldü. Nihayet “Anlat bakalım kurallara neden uymuyorsun?” dedim. “Sokağı aydınlatan lambalardan dolayı!” dedi. Gülüşme ikiye katlandı. Oradan geçen herkes hasta yakınları tarafından görülüyordu. Eğer o kişi ziyarete gitmezse, “Önümüzden geçti de bize uğramadı diye gönül koyuyorlardı. Sonuçta Ağrı’nın sosyal bir gerçeği ile karşı karşıya idik. “Peki” dedim. “Çıkabilirsin. Ama uzun kalma” diye ekledim. Bu olaydan çıkardığım çok ders olmuştur. İnsanları yargılayıp öfkelenmeden önce anlamak, yaptığı harekete anlam vermek gerektiğini çıkarabilirsiniz. Sıkıntıyı direkt dışa vurup hakkınızı arayabilirsiniz, espri yapabilirsiniz… Neticede öfkeniz bu ve benzeri bir şekilde yutabilirsiniz. İkinci hatıram ise manik atak geçiren hastama “sen” dediğim için işittiğim azar oldu. “Siz” demeliydim. Zira o çok önemli bir insandı. Laubaliliğin anlamı yoktu. Ve öfkesini agresyona çeviren tek hastam bir psikopattı. Serviste çay içmek isteyen bunu bir başkanın hizmeti ile halletmeye çalışan psikopata “kendi çayınızı kendiniz alın” dediğim için okkalı bir tokat yemiştim… Sonuç olarak öfke vardır ve başa çıkmak çabayı gerektirir. Düşünüyorum da başa çıkıp yutmak için her şeyden önce insan sevgisi ve anlayış gerekir. Anlamak gerekir. Anlayamazsak da anlamaya çalışmak gerekir…

Saygınlık, asalet ya da ağırbaşlılık

Saygınlık, asalet ya da ağırbaşlılık… İngilizcesi “dignity” olan halden söz etmek istiyorum. Asil insan denilince aklıma Serkan adındaki hastam gelir. Lösemi nedeniyle kemik iliği nakli yapılmıştı. Hekimleri tarafından kendisini görmem istendi. Yanına gittiğimde annesi ve babası ile birlikteydi. Uyur vaziyette idi. Uyandı. Ve aklımdan çıkmayan o manzara ile yatağa oturdu. Burnu yoktu! Amansız bir mantar enfeksiyonu yüzünü o hale getirmişti. İlk tepkim “derhal plastik cerrahi konsültasyonu gerekir!” şeklinde oldu. Burnun tamir edilmesini uygun bulmuştum!… Serkan, o vakur duruşu ile “gerek yok hocam!” dedi… “Bir gün nasıl olsa yok olacak değil mi?” diye ekledi. Adeta suratıma bir tokat gibi indi o duruş… Kendime geldim… 23 yaşındaki genç hukuk talebesinin önünde saygıyla yerlere kadar eğilmek istedim. Hekimler yok yere, daha doğrusu bizzat kendi psikolojileri dayanamadığından benden konsültasyon istemişlerdi. Çok sürmedi Serkan’ı kaybettik. Ama aziz hatırası hala yüreğimdedir. O günden sonra ölüm anlayışım değişti. Her şeyi daha bir tevekkül ile karşılamak gerektiğine inanır oldum. İnsan onuruna sevdam ikiye katlandı! Yıllar sonra bir makale okudum adı “dignity therapy” idi. Son evre kanser hastaları için önerilen bir tedavi tekniği olarak öneriliyordu. Geçmişteki başarılarından söz etmeleri isteniyor. İnsanın kendine duyduğu saygıyı her an ayakta tutmasına çalışılıyordu… Malum insanoğlu zayıftır ve hırslıdır…. Ama en ufak bir güç ve tevazu gerçekten etkileyici oluyor. Ağırbaşlı olmak için ille de dini inanç sahibi olmak gerekmediğini gösteren ikinci bir hastam da Emriye hanımdı. Yine kemik iliği naklinden dolayı tanışmıştık. O kadar rasyonel bir düşünce sistemi vardı ki, ölümün kaçınılmaz bir olay olduğunu öyle derinlemesine kabul etmiş ve dik durmayı başarmıştı ki, sadece benim değil tanıyan herkesin önderi oluvermişti. Bütün bu öykülerden sonra düşünüyorum da özetle sanki esas olan ölüm korkusunu yenmekten ibaret “dignity”… Demek yüce ruhların işi.. Demek, kutsalı olanların marifeti… Dünyanın gelir-geçer maddi değerlerine tapan bir psikopatın anlayamayacağı bir şey mesela… Sevgi ve saygının aşkın halidir asalet sizin anlayacağınız…

Akıl

Akıl… Zekâ ile ilgili yazımdan sonra akıl ile zekâ arasındaki çizgiyi tam da iyi kavrayamamış olduğumu fark ettim. Yaşadığım bu kaosta Victor Hugo’nun rolünü hemen itiraf etmek isterim. Büyük usta hep zekâyı yüceltmiş, akıldan hiç bahsetmemişti Sefiller romanında… Oysa düşündükçe, mesela olay ve olgular arasındaki ilişkilerden tüm insanoğlu için yararlı olabilecek evrensel sonuçlar çıkartmak zekânın değil aklın işidir diyorum. E=mc2’yi keşfetmek zekâ işidir ama oradan atom bombası yapıp insanlığın üzerine atmanın akıl işi olmadığı açıktır. Bir başka açıdan bakarsak akıl nedenselliği yakalamaya çalışan ruhsal sistemdir diyebiliyorum. Neden varız? Sorusu zekânın değil aklın işidir. Marksist için ana nedenselliği kavramak sınıfsal bilince ulaşmak olabilir, bir başkası için nedenselliğin aslı Allah’la ilgilidir. Sonuçta, nedenselliği yakalama arzusu büyük resmi görmeye yarar. Yani sınıf savaşını der bir Marksist, Allah’a inanan birisi ise büyük resimde Rabbini görür. Buna akl-ı külliye derler. Bir başka deyişle, akıl evrimsel bakışla sınıf savaşını kavramak için vardır… Veya inançlı iseniz Allah’ı kavramak için yaratılmış ve insana hediye edilmiştir. Bu noktada bir öykü aklıma geldi. Ülkenin birinde devrim yapılır, komite konseyi karşı devrimci gruplardan birer kişiyi ibret-i alem için giyotine mahkum eder. Önce rahip alınır. Cellat ipi keser ama tam bir-kaç milimetre kala giyotin duruverir. Durum izleyiciler tarafından heyecan ve korkuyla karşılanır. Rahip, Tanrının sevgili kuludur… Serbest bırakılır. Aynı şey doktor için de yaşanır Yaptığı iyilikler nedeniyle Tanrı tarafından korunmuştur. Nihayet sıra mühendise gelir. Adam gözleri giyotine dönük olduğu halde bağırır: “sebep açık!” der, “Cıvata gevşek! Görebiliyorum!” Adam, zekidir ama aklı hakkında şüpheler uyanır. Demek akıl zekânın nasıl kullanılacağını gösteren şeydir de diyebiliriz… Her zaman iyidir akıl, iyiliği arar… Kur’an’da Allah katında çok değerli bir insan ile bir başkası arasında geçen diyalogdan söz edildiğini hatırlıyorum. Hikmet sahibi kişi “…benim izimden gitmek sana zor gelir!” der, diğeri ısrar edince ama ben bir çocuğu öldürdüm diye ekler. Adam şaşırır “Nasıl olur?” diye sorar. “Çünkü eğer o çocuk yaşasaydı büyük felaketlere neden olacaktı!” anlamında bir cevap verir. Sizin anlayacağınız hani Hitler daha küçükken yol açacağı facia bilinseydi ne yapsak iyiydi diye akıldan geçmiyor. Akıldan yani… Yani akıl kötü gibi görünen şey yapsa bile iyilik hedeflidir. Oysa zekânın böyle bir kaygısı yoktur… Tüm bunların ışığında “Seri katil mutlaka akılsız ama çok zeki olabilir!” diyebiliyorum. Yine herhangi bir felsefe hocası iyi bilir ki, çok zeki olduğu halde en basit felsefi akıl yürütmelerde başarı gösteremeyen çok ama çok öğrenci vardır… Ez-cümle zekâ ölçülebilen bir şey iken aklı ölçmek mümkün değil diyorum… Son olarak bir saptamamı dile getirmek isterim. Hugo üstadın zıddına Kuran aklı yüceltmiş en az elli yerde “size akıl verdim!” derken zekânın “z” sinden söz etmemiştir. Katkılarınızın değeri büyük olacaktır diyerek yazıya şimdilik son vermek istiyorum… Yorumlarınızı heyecanla bekliyorum. Felsefenin bu temel sorunu hakkında zihnen hepimizin çok daha fazla gelişmeyi arzu ettiğimizi biliyorum…

Fala inanmak

Fala inanmak… Ödipus karmaşası ile ilgili öyküde Kral falcıya sorar; doğacak çocuk kız mıdır erkek midir?

Güldürü

Güldürü… İngilizcesi “humor”… İnsan ruhuna şifa veren en önemli savunmalardandır. Bir başkasını iğneleyip aşağılamaksızın, çaresizliklerle dalga geçebilmek ne güzel şeydir. Diş ağrısını bile unutturur hani… Görme yetinizi kaybettiğinizde birden her şeyi gözden geçirmek gerektiğine inanırsınız! Kedi fobiniz varsa her gün yollarda biz diyelim bin, siz deyin yüzbinlerce kediyle karşılaşırsınız! İlişkileri bozuk bir “borderline” iseniz insanoğlu sizi anlamaktan mahrum, IQ’su ortalama 70’lerde sürünen bir güruhtan ibarettir Somutlaştırma eğiliminiz artarsa insan kişiliği ile sol el başparmak uzunluğu arasında alaka kurarsınız! Paranız çalındığında zaten herkesin hırsıza borcu vardır! Yaşlanıp ta gece tuvalete yetişemeyip altınıza kaçırdığınızda sizi haşlayacak bir annenizin hayatta olmamasının ne de büyük şans olduğunu fark edersiniz! Kansere yakalanmış yakın dostunuza “Herkes bazen ölmek ister!” demenin ne kadar moral verici olduğuna inanırsınız… TEM’de, İstanbul trafiğinde hem de, makas yaparak son sürat ilerleyen araçtaki zat-ı şahane için “Ne de kıvrak ve canlı bir kişiliği varmış!” demekten kendinizi alıkoyamazsınız.. Akıl hastalıklarının en önemli sonucu olan damgalanmaya karşı espri ile ayakta duran bir hastamı hatırladım. Kendisinin George W. Bush ile ilişkisi olduğuna inanıyor ve bunu başarabilen tek hastam olduğundan emin olduğunu ekliyordu! İnanır mısınız o hasta asla “stigmatize” edilmiyordu ve bu özelliği nedeniyle edilemeyecekti… Diyeceğim o ki, sıkıntıya son vermek isterseniz mutlaka gülecek bir şey bulmalısınız… Bence insan olmanın ayrıcalıklarından birisi de bu olsa gerekir.. Pek yanıldığıma inanmıyorum ama yine de sorayım dedim…

Aforizma: Narsisistik kişilik bozukluğu

Narsisistik kişilik bozukluğu… Başkaları ile yarışma gerektiren islerde yenilme riski nedeniyle, bu islere karsı isteksizlikleri is ve sosyal hayatta beklenen düzeyin altına düşmelerine yol açabilir.

Para

Para… Basitçe bir alış-veriş aracı. Aslında bir mal. Yakından tanıdığım Avrupalı bir psikanalist şöyle demişti: “Uzun yıllar analizden geçtim ve analiz yaptım. Sonunda anladım ki her şey paradan ibaretmiş!” Oysa bence amaç haline geldiğinde azap haline de gelebiliyor. Çok ama çok zengin bir hastam her gece kâbus görmekten yakınıyordu. Gördüğü şey parasızlık içinde çırılçıplak kalmaktı. Kan ter içinde uyanmaktaydı. Araç halinde iken bile incelenmesi gereken psikolojik boyutları var. Diğer insanlara üstünlük aracı ise orada bir akılsızlık vardır derim. Zira üstünlüğün ucu gider insanlığın tepesine yağan atom bombalarına dek uzanır. Ödül aracı olarak kullanıldığında insanı kendine esir eder. Hem de striatal vb. en derin sinirsel ağları etkilemek suretiyle… Biyolojik olarak yani… Bağımlılık desek daha doğru. İnsanın iradesini elinden alacak türden! O durumdaki insan para için neler yapmaz ki? Öte yandan gelir dağılımındaki uçuruma da bir bakın… Siyaseti, ekonomiyi, psikolojiyi etkileyen ne de önemli bir dev mesele… Bazı insanlar görürsünüz. Her sabah otobüslere tıklım-tıklım dolar. Kimilerinin burunları kirli camlara yapışmış dışardaki son model araçlarda giden insanlara bakar ve ya hayal kurar ya da öfke duyar. Kendi geçmişimi düşünüyorum. Amerika’da geçirdiğim o ilk dokuz ay… Bir orta boy pizza alıp yediye böldüğüm ve her gün bir parçasıyla karın doyurduğum günler. Ve fakat öyle büyük ideallerim vardı ki, açlık, parasızlık vız gelip tırıs gidiyordu. Yıllar geçtiğinde anladım ki, barınacak bir ev, ısınacak bir soba ve doyuracak bir ekmek yetiyor yüce ruhlara… Ya laboratuvar için gereken para, bir bilim adamı için mesela! Gönül isterdi ki devlet üretimden kalan artı parayı oralara aktarsa. Nihayet çok para için uygun bir hedef bu gibi geldi bana. Geçmişi deşmek, anı kavramak, geleceği kestirmek için yapılacak harcama… Büyük zevk olsa gerek. Son olarak bazıları var ki, “para geleceğin garantisi!” der, oysa değil mi ki, kainatın dahi bir sonu var, geleceği garanti altına almak nafile bir çaba…