Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Neşenin bir başka hali

Neşenin bir başka hali… Konuşkan, enerjik, kendine güvenli olmak… Sorunlara anında çözüm üretmek. Yaratıcı gücün tavan yaptığı hal… Parlak fikirler… Birden fazla konuyu aynı anda ve hızla düşünebilmek… Sosyal normların vız gelip tırıs gitmesi. Gözü pek olabilmek… Cesurca risklere girebilme sanatı! Olağandışı cinsel performans… Karizma… Çelişkileri gözlem yeteneği… Ah o espriler… Güldürmekten kırmak geçirmek… Bonkörlükte sınır tanımamak… Kullandıkları parfümden, giydikleri elbiseye, ayakkabıya dek modayı belirlemek… Ne de hoş bir halet-i ruhiye değil mi? Keşke öyle olabilsek dediğiniz bu duruma psikiyatride “hipomani” dendiğini bilir misiniz? Hani bir “tık” ötesi “mani”dir… Şu malum bipolar hastalığın ta kendisi. Hadi canım demeyin. Böyle de hastalık mı olurmuş falan diyesi gelir insanın. Hatta keşke ben de öyle olsaydım diye dua ettiğinizi duyar gibiyim. Öyle bir insanın kendini hasta olarak tanımlaması ne saçma! İşin felsefesini yapacak değilim. Çocukların şeker bile yiyemeden öldürüldüğü, daha nelerin olduğu, şu batasıca kahpe dünyada bu kadar neşeli olacak ne var ki demeyeceğim. Ne de olsa herkesin felsefesi kendine, sonra hangi felsefe her dem geçerli ki deyip, kahpeliğe otopsi yapıp ta kimsenin neşesini kaçırmayacağım. Sonra işin sosyolojisine de bakmayacağım. Sokak ortasında yalın ayak-çırılçıplak dolaşmanın, sosyal normlarla ilintisini de derinlemesine açmayacağım. Tüm o normlar bilmem hangi insan, ya da sınıfın hayatını kolaylaştırmak için vardır deyip geçeceğim. Deli damgası yemeye vesaire boş vereceğim. Neşeli, olanlara neşede daha da bolluk dileyeceğim… Psikolojik açıdan ele aldığımda; hiç bir şey sebepsiz ortaya çıkmaz, deyip, neşe hak edilmiş ya bir durum ya da belki de bir ruhsal savunmadır! Dersem kim ne diyebilir ki? O halde, ne zararı var ki, yahu buna da hastalık dersek geriye ne kalır ki? Öyle düşünüyorsunuz değil mi? Biyolojisi mi? Eksik bırakılır mı hiç? Ayıp olur ki bilim dünyası insanı yerden yere vurur. Az uyurmuş insan, az yermiş, beyin kimyası değişirmiş… Sinirlerin elektrik akımı artarmış-azalırmış. Daha neler-neler olurmuş. Beyin plastik bir organ diyeceğim. Yeni hale nasıl olsa ayak uyduracaktır. Gerçi ani bir değişimdir çoğu kez aşırı neşeli olmak ve insanı korkutur kimi zaman ama neden bir de hastalık yaftası vuralım da paniğe, yaşayanın hemen kabullenebileceği gerçek bir hastalığa yol açalım ki? Neden küstürelim ki şen ruhları… Yukarda ifade ettiğim o “tık” var ya… İşte o ana kadar hiç bir itirazımız yok bu argümanlara. Ama o “tık” var ya, o “bir tık” aşırılık… Çağrışımlarınızın koptuğu, “ben neymişim abi” deyip te “kaşının üstünde gözün var” diyene yumruk çaktığınız an… Gerisini sağduyunuza bırakmak isterim o zaman…

Kararsızlık ve acı sonuçları

Kararsızlık ve acı sonuçları… Birlikte düşünelim. İnsan neden kararsız kalabilir? Birçok ihtimal akla gelir. Korkaktır, yeterli veri yoktur,referans yetersizdir, yani ölçüt eksiktir, daha iyisi istenmektedir, hatta hepsine göz koyulmaktadır vs vs… Peki kararsız insanın başına gelecek en kötü şey nedir? Cevap, özgürlüğünü kaybetmek olsa gerekir. Zira kararsız kalırsanız sizin yerinize başkası karar verir. Bir de bakarsınız ki seçeneklerden birisi gerçekleşir. Ne olduğunu anlamazsınız. Sonuçta işler yolunda giderse şanslı sayarsınız kendinizi, gitmezse bulursunuz suçlayacak birisini. Anlaşılan o ki; karar vermek bir enerji, cesaret, inisyatif, sorumluluk, bilgi, vizyon, eğitim, sağlıklı bir kişilik, azla yetinme kabiliyeti, kısacası ve bir başka ifadeyle yürek meselesidir. Gerçi bazen sizi de etkisi altına alan kararlara saygı duymak zorunlu olabilir. Ama o zaman da doğruyu yanlıştan ayırt etmek, gereğinde muhalefeti bilmek gerekir. Eni, konu, şerh koymak ta bir karar ve cesaret meselesidir. Yanlışı gördüğünde verilen karardan vaz geçmeye ne demeli. İşte ona yüksek bilinç hali denir. Zira o an kişi farkında olduğunun farkında demektir. Gördüğünüz gibi, konu gittikçe karmaşık bir hal almaktadır. Artık olan olmuştur. Biraz daha karıştırmakta sakınca kalmamıştır. Mesela sizin yerinize karar veren o bir başkası ruhunuzda yabancı cisim gibi taşıdığınız kafanızdaki birisi de olabilir. Bunu anlamak hiç de zor değildir. Eğer ikide bir “Acaba o olsa ne derdi?” Diyorsanız, eyvahlar olsun, içerden zapt edilmişsiniz demektir. Yani özgürlük tümüyle elden gitmiştir. Değersiz insan yoktur elbette, ama daha değerlisi mutlaka vardır. Hiç özgür olan birisi esir düşmüş birisi gibi olur mu? Köle ile özgür insan bir olur mu? Demek verdiğiniz isabetli kararlar kadar değerlisiniz… Yazıyı baştan sona bir daha okuduğumda görüyorum ki, nerden nereye geldik… Azla yetinmedik, hepsini istedik, kendimize bir ideal bulamadık, ölçüsüz kaldık, okumadık, düşünmedik, bilgisiz cahil olduk, korkularımıza yenik düştük, karar veremez hale geldik özgürlüğümüzü yitirdik, köle olduk…En fecisi de, o, yüce ruhlara özgü, yüksek şuur halini yitirip, köle olduğumuzun farkındalığının farkına varamaz hale geldik… Vay canına diyesi gelir insanın, bakın hele kararsızlık ne hallere düşürdü dev gibi bir insanı… Demek en kötü karar kararsızlıktan iyidir dedirtti bu yazı.. Aklınıza tarih geldi, bilirim, demokrasi geldi, tahmin ederim… Ama sosyal, siyasal bir analiz değil, psikolojik bir analizdi bu yazıda derdim! Yani, değil mi ki, siyasal sistemde 3-4 yılda bir karar verirken insan, kendi başına kaldığında her saniyede bir yapmak zorunda aynı işi, daha çetin bir davaya parmak basmaktı hedefim…

Empati

Empati… Bir başkasının yerine kendini koyma yeteneği… İki türü var; karşıdakinin duygularını anlamak veya okumak (bilişsel empati) ya da hissetmek (duygusal empati)… Sempati ise diğerinin mutlu olmasını istemek anlamına gelir ki, belirli bir empatiyi gerekli kılar… Hiç empatik bir davranışa maruz kaldınız mı? Eğer “evet” diyorsanız muhtemelen unutulmaz bir andır o…

Hastalıklı hırs

Hastalıklı hırs… Hayatımızı yönlendiren önemli dürtülerden birisidir hırs. Tabiata üstün gelmek isteyen dağcı, insanlara üstün gelmek isteyen politikacı, kendi rekorunu kırmak isteyen sporcu.. Hepsinin ortak noktası hırslarıdır… Benim sözüm onlara değildir. Patolojik (hastalıklı) hırsadır itirazım. Doping yapmalar, belden aşağı vurmalar, rakibinin kirli çamaşırlarını ortalara dökmeler… Ne iğrenç şeyler! Herkesi kendisi gibi bilip insanlardan korkuya yol açar hastalıklı hırs… Yıkıcıdır… Ne de güzel söylemiş atalarımız; “Az tamah çok zarar verir!” diye…

Müzik ve ruh

Müzik ve ruh… Düşünün bir kez. Şöyle sabah erkenden kalkmışsınız. Kıvrak bir türkü ile mesela “Aman da ne zor imiş burçak yolması!” eşliğinde gün ışımaya başlamış. Sonra Bayram sabahlarını hatırlayın; Mustafa Kandıralı ne de güzel çalar o klarneti. Hele Ramazan günleri… Ah o Ney sesi yok mu? “Akşam oldu hüzünlendim ben yine…” Diyen o namelerin tadıyla biten günleri… Karşılıksız aşk yaşıyorsanız Arabesk müziğin anlamı bir başka olur… Gençlik ateşinin başımıza durduğu dönemlerde özellikle halimize tercüman olan o pop müzik eserleri… Heyecanınıza, korkularınıza, acılarınıza, sevinçlerinize, bekleyişlerinize kısaca her duygunuza eşlik eder müzik sesi. Şöyle bir genelleme yaparsak; görürüz ki, her toplumun müziği farklıdır. Farklı müziğin hitap ettiği beyinler de öyle… Bu topraklarda yaşayan bir insan için Ney müziğinin taşıdığı anlamı, duygusal tonu, bir Alman’ın anlaması ne kadar zor ise, bir Türk için de viyolonsel müziği öyledir. Bu iki aletin ses fiziği açısından bir birine çok yakın olması durumu değiştirmez. İnsan beyninin sosyal faktörlerden etkilenip ona göre şekillendiğini ispat etmek üzere, saygıdeğer bilim insanı sevgili arkadaşım Tamer Demiralp hocanın da katkıları ile bir araştırma yapmıştık. Müzik etkisine bakmış ve yukarda anlattığım duruma uygun bir deney tasarlamıştık. Sonuçta gördük ki, gerçekten Ney biz de farklı tınlıyor… Çalışmanın çok sayıda başka çalışmaya ön ayak olması, bulgunun sağlam olduğuna işaret ediyor. “Türk’üz Türkü çağırırız…” Derken ne de güzel özetlemiş Veysel usta… Bu gerçeği akılda tutmak üzere müziğin evrenselliğini de kabul etmek gerekir. Nasıl mı? Notalar dünyasına biraz yakın ölçekte bakarsak görürüz ki işin aslı gider matematiğe dayanır. Yoksa Beethoven gibi sağır birisinin beste yapması mümkün olur muydu? Mesele zannederim, kültürel özgünlüğü matematiksel evrensellikle birleştirmekte… Şu Mozart’a da bir bakın. Türk marşında atların dörtnala koşmasını ne de güzel matematikselleştirmiştir. Kültürümüzdeki atların yerini almış, müzik yoluyla evrenselliğe taşımıştır. Beyinde bir alanın müziğe rezerve edildiğini göz önüne alırsak müziğin ruhsal yapı için önemini biraz daha iyi anlamış oluruz. Son olarak dikkatimi çeken bir noktaya temas etmeden geçemeyeceğim… Kültür emperyalizminde, emperyal devletlerin diğer toplumlara kendi müziklerini empoze etmeye çalışması bir tesadüf olmasa gerekir. Kim bilir belki de onlar, beyinlere bir ayar vermektedir. O türden çabaların boşa çıkmasını ümit ederim can-ı yürekten…

Yalnızlık

Yalnızlık… Dile kolaydır yalnızlık. Yaşayan bilir onu. Yıllarınız boşa geçmiştir. Bir hiç sayıldığınızı fark edersiniz. Ne sevginizin, ne bilginizin, ne öfkenizin hiç bir özelliğinizin hiç ama hiç bir kıymeti yoktur. Yalnızsınızdır. Yapayalnız! Karanlıklar içindesinizdir. Hele bir de kavuşacağınız bir sevgili yoksa memleket gibi mesela, mezarda gibisinizdir. Gözyaşlarınızı gören, hıçkırıklarınızı duyan bir tek Allah’ın kulu yoktur. Kimsesi kalmamış bir yaşlı düşünün, yabancı ülkeye göç etmiş birini ya da… Sokaklarda gördüğünüz ama aslında bir an önce kurtulmak istediğiniz kimsesiz adam, kadın, hele bir de o çocuk manzaraları… Kimsesiz, Adem baba mezarlığına giden yolun yolcuları… Bir kap yemek değildir temel ihtiyaçları, kucak dolusu bir muhabbet… Ah nerede o dost sıcaklığı… Nasırlaşmış ruhlar gibi gelir size değil mi? Acaba gerçek öylemi? Uzun yıllarını yalnız geçirmiş birisi olarak, şu kadarını söylemeliyim ki; kesinlikle öyle değil! Hiç bir ruhun nasır bağlamadığına emin olun… Uzun aylar yapayalnız geçen yurt dışı günlerinden sonra sevgililer sevgilisi memleketime geldiğimde işittiğim o ezan sesleri var ya; inanmazsınız şu anda bile hatırladığımda burnumun direği sızlıyor; O sesler bana yalnız değilsin diyordu. Bak milyonlar seninle beraber aynı duyguyu paylaşıyor. Ne yazık ki, onu bile duyamayacak kadar yalnız olduğunuz günler yaşayabilirsiniz. Benim gibi kendi vatanınızda “hiç” yerine konabilirsiniz. Öylesine yalnız geçen o zamanların sonunda sevgili dostum İsmet’in benim için verdiği o yemek yok mu? “Ama” dediğimi hatırlıyorum dün gibi; “bunlar bana değmez ki!” Onun bile beni derinden anlağından şüphe etmişimdir… Zira yalnızlığın acısını ancak onu yaşayanlar anlar demişimdir. Yalnızlıkta bekleyiş vardır. Sadece sizin için olduğundan emin olmak isteyeceğiniz, bir ses, bir bakış vardır. İnsanoğlu yalnızlığın acısını çok iyi bilir.. Öyle olmasaydı hücreler en büyük ceza aracı olur muydu? Gelin zaman-zaman yalnızları düşünelim. Onların ruhunu şenlendirecek ne yapılabilir diye kafa yoralım. Hele bir de eylem geçelim ki, Mevlana gibi, Hacı Bektaş gibi, cennete giden yolun başında olanlardan hissedelim… Kısacası ruhları şenlendirelim, bir ses, bir bakış, tatlı bir söz, bir muhabbet, bir dost sıcaklığı… Ne olacak sanki, ne yiter ki? Son sözüm yalnızlardan korkanlara tekrar hatırlatırım, nasırlaşmış ruh olmadığını… Unutmayalım, onların da verecek bir sevgisi, bilgisi, kimi zaman öfkesi ama en azından bir özelliğinin varlığını…

Sıfırdan başlamak

Sıfırdan başlamak… Gerçekten bazen her şeye yeniden başlamak gerekir. En azından ruh sağlığımız için… Zaman zaman bir de fark edersiniz ki, kurduğunuz düzenin mahkumu olmuşsunuzdur… Öyle zamanlarda düzeni yeniden organize etmek ilk akla gelen çare olabilir. Alaşağı ver yukarı derken birden bunalırsınız. Zira görürsünüz ki, kendi ağlarınızın kurbanısınızdır. Malum hiç bir zümrüt iyi yontuldu diye elmas olmaz… Nafile kendinizi hırpalamayın… Elinizdeki taşı elmas yapmaya çalışmayın… Çıkış bulamazsınız. Ardından belki de kendinizi düzeltmeye koyulursunuz. Artık bütün oklar kendinize yönelmiştir. “Ah keşke” dersiniz. “Keşke şöyle değişik bir usta olsaydım da şu taşı elmasa çevirebilseydim!” Maalesef oradan da çıkış yoktur. Lafı fazla gevelemek istemiyorum. Vesselam baktınız ki meslek size uygun değil mesela, şartla ve yaş elveriyorsa değiştirin gitsin… Evlilik cehennem azabıma mı döndü? Ne yapsanız boşa mı çıkıyor değiştirin… Korkmayın… Herhangi bir ideolojinin peşinde misiniz… Boş verin. Hemen değiştirin. Derhal çıkın o çukurdan. “İzm”lerden kime hayır gelmiş? En içinden çıkılmaz ağlar onlar değil mi? Hangi fanatik mutlu olmuş? Üstelik bu tuzaktan çıkmanın yaşı falan da yok… Genelleme mi istiyorsunuz? Kısacası kendi kurduğunuz ağın esiri olmayın. İşler iyice Arapsaçına dönmeden hemen özgür olmayı tercih edin… Biliyorum çoğunuz “kolaysa sen değiştir!” Diyorsunuz… Benim de değiştiregeldiğim ve nihayet maksimum ölçüde sıyrıldığım “izm”lerim, meslek tercihlerim oldu. Örnek m? Psikiyatrist olmak isterdim. İlk sınavda tercih sırasına göre Diş Hekimliği denk düştü. Ayrıntılarına girmeyeceğim nedenlerle öyle oldu. Ne yapmalıydım? Yani elimde olmayan o bahtsızlıkların esiri mi olmalıydım? Elbette hayır. Sevgili eşimin verdiği büyük cesareti unutamıyorum. Yüzde doksan dokuz değil yüzde yüz başaracaksın dediğini ilk gün gibi hatırlıyorum. Üç koca yıl okuduktan sonra ikiden başlamayı yani iki yıl kaybetmeyi göze alarak mesleği değiştirdim. Her türlü güçlüğe göğüs gerdiğim bir karardı. Diş Hekimliği çok saygın bir meslekti ama kabiliyetim, isteğim bambaşkaydı. Yıllar öncesinin o kararına bakıyorum da kendi adıma çok doğru bir hareket olduğunu anlıyorum. Bir de kader deyip kestirip atanlar vardır. Kaderinde ne olduğunu ancak onu yaşadıktan sonra anlarsın. Yani sıfırdan başladıklarında dahil her şey kaderin değil mi kardeşim? Neden tembel tembel oturuyorsun? Baktın içinden çıkamıyorsun sıyrıl gitsin o cehennemden. Şimdi eşimin bana söylediğini ben de size söylüyorum. Severek, isteyerek içinde bulunacağınız bir tercihiniz mutlaka vardır. Gerçekçi ölçüler içinde olmak üzere dümeni hemen kırın o istikamete derim. Hiç merak etmeyin siz sıfırdan başlıyorsunuz diye yıkımlar falan olmaz. Unutmamalı ki, nihayetinde her birimiz kocaman bir evrensel senfoninin minicik birer notasından başka bir şey değiliz…

Teşvik etmek

Teşvik etmek… İsteklendirmek, özendirmek, bir başka ifadeyle, bir şeyi yapabilme kabiliyetinin varlığını önceden teslim etmek anlamına gelir. Sosyal yapımızı mikroskop altına alırsak göreceğimiz en ciddi problemlerden birisinin teşvik eksikliği olacağını sanıyorum. Aile içine bir bakalım: “Aferin sana evlat, daha iyisini yapabilirsin!” gibi teşvik cümlelerinin ne de cimrice kullanıldığını görürsünüz. İş yerlerinde hatalar kolay dile gelirken marifetler hemen daima göz ardı edilir. Bireyi başarılı kılmak istiyorsanız onu teşvik edin. Ama depresyona sokmak, yetersizlik duyguları içinde kıvrandırmak niyetindeyseniz asla teşvik etmeyin! Sanıyorum en büyük kaygımız insanları şımartmak istememektir. “Aman fazla yüz vermeyelim sonra başımıza çıkar” deriz. Bir başka kaygı kaynağı ise insanlarla, çocuğumuz da olsa, gizli-gizli yarışıyor olmamızdır. Kendi hayatımdan iyi bilirim teşvikin önemini. Ortaokul ikinci sınıftaydım. Fizik hocamızın maksimum notu 8…” 9-10″ derdi “bana aittir!” Meslek hayatında sekiz verdiği öğrenci sayısı ezberinde idi. Yani o kadar ki nadir. İkinci yazılıydı. Kışa girmek üzereyiz. Hava serin. Yazılılar okunuyor. Aman Allah’ım o ne heyecan. Acaba yarıştığım arkadaşlarla aramızda fark olacak mı? Kalbim yerinden fırlayacak sanki… Sonuçlar okundukça sınıftaki sessizlik derinleşiyor. Hayal kırıklığı sınıfın her köşesine karabasan gibi çöküyor… Sıra bana geldiğinde kulaklarım uğulduyordu. O soğuk akşamüzerinde ateş basmıştı adeta… Nihayet bir “8!” sesi işittim… Sevinçten deli olacak gibiyim. Sanki çocuk Nobel kazandı dersiniz… Sınıfta sadece bir kaç arkadaşın bakışlarında aferin ışığı parlıyordu. Neyse, ders bitiyor. Okul dağılıyor… Koşarak eve ilerliyorum. Babam kasabada yargıç. Arkadaşlarıyla birlikte o da eve gidiyor. Aralarında yüksek sesle konuşuyorlar, sessiz sokaklarda kahkahaları çınlıyor adeta… Arkalarından koşarak yetiştiğimi ve babama neredeyse iki metre mesafeden seslenerek “Baba, baba… Fizikten sekiz aldım!” Diye bağırdığımı onunsa ani bir hareketle bana dönerek adeta utanç ve kızgınlık karışımı bir duygu ve öfkeyle ” Bakıyorum kendini 10 almış sanıyorsun!” dediğini ve bir de okkalı küfür eklediğini sonra da homurdanarak önüne döndüğün, hatırlıyorum. O anki halim ne acı… Sonra aradan bir kaç yıl geçiyor ve lise ikiye başlıyorum. Ankara’nın en zor liselerinden birisindeyim. Neredeyse bütün derslerim en yüksek notlarda gidiyor. Zira bir tek insan sevgili arkadaşım Şükrü sürekli teşvik ediyor. “Sen yaparsın!”, “Bu soruyu olsa olsa sen çözersin!” gibi sözlerle adeta dördüncü vitese takmış gidiyorum (o yıllarda en fazla dört vites vardı!) Bu kez rahmetli babamın yorumu “bu normal bir durum değil…” şeklinde oluyor… Eminim hepinizin benzer anıları vardır. İnsanoğlunun her an teşvike muhtaç olduğunu unutmadan, yeri geldiğinde cömert davranmayı hedef etmek gerektiğini hissediyorum. Bu arada gençlik yıllarımda, babamla aynı hataya düştüğümü, kendi çocuğuma karşı teşvikte cimri olduğum dönemlerin varlığını üzülerek itiraf etmek isterim. Demek insanların hayatını cennete çevirmek bazen çok basitmiş. Yolu da teşvik etmekmiş. Bunu bilmek ama en azından heveslerini kırıp cehenneme çevirmemek, depresyona yol açmamak dileğiyle…

Usta olmak

Usta olmak… Hayatın her alanında, ama her alanda ustalık kavramı geçerlidir. Usta aşçı, usta oyuncu, usta boyacı, usta kumarbaz vs. vs. sürer gider… Ustayı farklı kılan şeyler vardır. En önemlisi şans ve ustalık arasındaki ilişkinin ustadan yana ağır basmasıdır… Yani, işinizi şansa ne kadar az bırakıyorsanız o kadar ustasınızdır. Mademki şans faktörünü sıfırlamak neredeyse bir ütopyadır, o halde her usta bilir ki kendisinden daha iyi ustalar vardır… Hemen tevazu akla gelir, değil mi? Gerçek usta o kadar mütevazıdır ki, gören onu çırak sanır… Şansa bırakmaz dedim, peki bunu nasıl yapar? Malum, her işin bir dizi belki de bitmek tükenmek bilmez kuralları vardır. Usta ömrünü o kuralları saptamakla geçirmiştir. Tabi kendi ustasından öğrendiklerinden gayri… Kurallara uymayan bir noktada işin inceliği başlar, işte şans dediğim tam da o noktadır. Ne kapılar aşındırmıştır usta olana dek, ne eller verilmiştir ona… Nasırlı eller! Öpülesi eller! Usta-çırak meselesinin özünde yatan şey nedir? Bilir misiniz? Ustaların ustası sadece kuralları öğreten kişi değildir, ama aynı zamanda o kuralların farklına nasıl varıldığına da ışık tutar. Bence eğitim denen şey aslen bu olsa gerekir. Peki, usta psikolojisi nasıl bir şeydir? En önemlisi çalışkanlık, ustasına ve insanlara saygıdır… Yaptığı işin içinde gizli olan senfoniyi dinlemekten mest olmuştur usta… Orada kâinatın ne mene bir düzen içinde dönüp durduğunu hisseder… Hiç bir şeyin durup dururken olmadığını, her şeyin bir sebebe dayandığını gözüyle görür… Yaptığı işin incesine girdikçe bir hiç olduğunu ama hiç olduğu halde nasıl da büyük saygı gördüğünü yaşar, derin bir mahcubiyet içindedir usta… Yaptığı işin içinde her şeyin gizli olduğunu ama aynı zamanda hiç bir şeyin olmadığını yakaladıkça hayatın anlamını en derinlerde sorgulamaya koyar kendini usta… Artık ustalık öyle bir noktaya gelir ki yaptığı işin filozofu olmak zorunda kalır usta. Şimdilerde ustaların işi daha da zorlaşmakta… Zira teknoloji şans faktörüne karşı maksimum galibiyeti zorlamakta. Ama unutulmamalı ki, teknolojiyi insan ama insanı kâinat sınırlamakta… Demem o ki; gerçek bir usta bilir ki, teknoloji olsa olsa usta için bir referans, ya da ölçü değil, sadece bir araç olmakta… Ustaya saygının arttığı ve ustaların bollaştığı bir dünya da usta olarak yaşamak ne güzel! Çılgınlar gibi eğlenmek için ondan daha iyi bir denklem olabilir mi? Her yanlışımızın ardında sırlar gizli, her hata yepyeni ufuklar açıyor, her gün farklı bir denizde rüzgâr arkanızda… Daha ne diyeyim ki? Ustalığı hedef alanlara selam olsun diyerek noktalamak isterim bu defa…

Dalkavukluk

Dalkavukluk… Nam-ı diğer, argo ifadeyle, “yalakalık” hakkında yazmak istedim bu defa. Sıklıkla kullandığımız bir terimdir. “Kişinin, işinin yolunda gitmesi, bir işin kendi arzusuna uygun olması veya bir kurumda veya kişisel ilişkide kendisine tanınan konumun sürmesi için, kendisinden üst durumda olan, örneğin kendisini işten çıkartması, kurumdan uzaklaştırması, terfi etmesini önlemesi veya daha düşük makam ve rütbeye indirilmesi yetkisini elinde tutan veya böyle yetkileri olan kişiler üzerinde etkili olabilecek kişilerin her arzusuna boyun eğmek, görüş ve düşüncelerini tartışmasız onaylamak.” Olarak tanımlanıyor… Kendimizde tanık olmadıysak etrafta bir yalaka mutlaka vardır, bildiğimiz… Nedir işin sırrı? Neden bir insan dalkavuk olur ki? Öbür taraftan niye bir dalkavuğa esir olunur? Yakın ölçekte bir bakalım… İlk akla gelen şey güvencesizlik, sonra kendine güvensizlik, ardından başkalarının sırtından geçinmeyi alışkanlık haline getirmek, kurnazlık vb. birçok olumsuz hal… Düşünsenize kolay yoldan işini sağlama almanın daha pratik bir şekli var mı? Bazı toplumlarda davranışın “norm” olduğuna tanık olursunuz. O toplumlardan biri de biziz diye aklınızdan geçmiyor değil, biliyorum! Genelleme yapmak gerekirse, tanımı icabı, işin ehline verilmediği, torpilin alıp başını gittiği, hakkın, hukukun yerlerde süründüğü, otoritenin benden başkasına geçit yok deyip her şeyi onaylamak istediği bir ortamda dalkavukluk gerçekten “zekice”, bir çare olabilir. Şaka şaka… Yalakalıkta zekâ ne gezer… İş başa düşünce o yolla elde ettiği pozisyon burnundan gelmez mi? Sürekli bir bilen aramaz mı? Sorumluluk kendisinde ve yetki otoritede… Arada sıkışıp kalmaz mı? Bir kere “evet efendim” (İngilizler tam da uygun bir ifadeyle yalakaya -Yes Man!- derler) dediği o büyüğe sürekli boyun eğmek zorunda kalmaz mı? Uykular kaçmaz mı? Kişilik silinmez mi? Ruh sağlığı iptal olmaz mı? Kurnazlık, fırsatçılık ya da daha farlı bir isim bulmak gerekir dalkavuğa özgü… Peki ya dalkavuğa teslim olan otoriteye ne demeli? İnsan ikide bir, “sende mi Brütüs?” Sendromuna yakalanmaz mı? Altının oyulduğunu gördükçe derin pişmanlıklar içinde kıvranmaz mı? Aslında dalkavuğun ne mene bir insan olduğunu bile bile ona hemen her istediğini verecek şekilde davranmaz mı? Karşılıklı güven sıfırın altında bir ısıda adeta morgda yaşamaz mı? İnsanın “vah vah!” diyesi geliyor… Bu oyunun sonu hüsranla bitmez mi? İnananlar için bir hatırlatma yapmak geldi içimden. Yüce Rabbimiz; “başkasına tapmayın!”, “şirk koşmayın!”, “işi ehline verin!” diye defalarca ve en kuvvetli ifadelerle uyarmaz mı? İnanın ya da inanmayın, son söz şu olmalı bence, madem argo başladık argo bitirelim; kısa yoldan, yalakalık yaparak bir noktadaysanız, en kısa zamanda geri vitese takıp o ölüm açmazından kurtulmak için daha ne bekler insan?

Romantik kıskançlık

Romantik kıskançlık… Sevgiyi ya da sevgiliyi kıskanmak. İngilizcesi “jealousy”… Bir de “envy” var ki, diğerlerinde olan şeyleri kıskanmak anlamına gelir ve bizde “haset” iyi bir karşılık olsa gerek… Sözünü edeceğim konu romantik kıskançlık üzerine olacak…

Elitizm ve biz

Elitizm ve biz… Köklü bir aileden gelen veya zekası yüksek, varlıklı, özel eğitim almış, deneyimli ya da her hangi bir üstün farklılığı olanların yönetimi elde tutması anlamına gelir. Anti-elitizm ise popülizm dahil bir çok elit karşıtı düşünceye verilen isimdir. Türkiye’de yaşananlara da bir bakın. Hangi ekonomik, siyasal ya da ideolojik zemine oturuyor tüm bu olanlar? Bence hiç birisine… Doğru cevabı psiko-sosyal bir süreç olsa gerek… Bilmem siz hiç dışlandınız mı? Öteki muamelesi gördünüz mü? Aldığınız eğitim, daha doğrusu almadığınız, çoğunlukla da bir türlü alamadığınız eğitim nedeniyle dezavantajlı hale düştünüz mü? Akranlarınızın sizi aptal yerine koyduğu oldu mu? Ta ilkokul sıralarından beri elit çocuklarına gösterilen müsamahadan her halükarda mahrum kaldınız mı? Sevgisiz, şefkatsiz, gözden uzak bir hayata mahkum oldunuz mu? Rüyalarınızda bile bir elitin süs köpeği kadar kıymetinizin olmadığını gördünüz mü? Peki, “Nedir bu insanların halet-i ruhiyesi?” diye bir düşündünüz mü? Şu arabesk müzikteki feryadı bir dinleyin, zengin kız-fakir oğlan filmlerinin reytingine bir bakın… Ya da hiç zahmet etmeyin ben söyleyeyim; yanardağlardan beter birikmiş öfke vardır o ruhlarda… Bir kez alevlenmeye görsün sönene kadar kalırsınız beklemek zorunda… O insanlardır ki bir araya geliverirler, sanki yüzlerce yıldır tanışıyormuşçasına.. Önlerine gelen, elite dair her değeri yıkar geçerler, bütün entelektüel değerlerin yerle bir olduğuna tanık olursunuz.. Adeta böyle bir düzende yaşamaktansa tümden yok olmayı tercih ederler… Böyle bir toplumsal dinamiğe sahip olduğumuzu düşünüyorum. Görüyorum ki, sürecin kendi elitini yaratmasına da izin verilmemektedir. Devinimin kendi içinde bir tutarlılığı olduğunu teslim etmeden yapamayacağım. Yüzlerce yılın birikmiş hıncı artık harekete geçmiştir. Enerji sönene dek beklemekten başka çare yoktur. Elbette bu gidişin bir sonu olacaktır. Ne de olsa bilim ve teknoloji evrensel gücünü ortaya koyacaktır. Onu elinde tutanların sınıf farkı gözetmediği anlaşılacaktır… Dileğim odur ki; süreç kendine fazla zarar vermeden sonlansın ve elitizm bir daha canlanmamak üzere yerin dibine batsın. Onun çocuğu olan, popülizm de yanı başına gömülsün gitsin… Diyorum ki, içinde yaşadığımız toplum, topluca bir psikanalizden geçse temel çatışmanın “elitizm”-“anti-elitizm” arasında geçtiğini göreceğimize eminim. Son bir sözüm var; bizim toplumumuzun entelektüel değerlere, sanata, bilime karşı çıktığı anlamına gelmesin tüm bu yazdıklarım. Ama bilim-sanat vb. ortak üretimin tek elde toplandığı gibi bir vahamete kapılan, torpilli bir zümre tarafından dayak yemeye dayanamadığı anlamı çıksın. Hele de insanımızın geri zekâlı olduğuna inanmak hiç mümkün değil. Nasrettin Hoca’nın torunları geri zekâlı olur mu hiç? Olsa olsa elit zümre tarafından zihnine sansür vurulmuş olmaktan her şey. “Ben bir şeyden anlamam zaten!” önyargısı ile kendini zincirlemekten.. Keşke elde kalan tek evrensel değerin “din” olmadığını, ne varsa her şeyin altında kendimizin yattığını en kısa zamanda fark edebilsek hep birden…