Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Yalnızlık

Yalnızlık… Dile kolaydır yalnızlık. Yaşayan bilir onu. Yıllarınız boşa geçmiştir. Bir hiç sayıldığınızı fark edersiniz. Ne sevginizin, ne bilginizin, ne öfkenizin hiç bir özelliğinizin hiç ama hiç bir kıymeti yoktur. Yalnızsınızdır. Yapayalnız! Karanlıklar içindesinizdir. Hele bir de kavuşacağınız bir sevgili yoksa memleket gibi mesela, mezarda gibisinizdir. Gözyaşlarınızı gören, hıçkırıklarınızı duyan bir tek Allah’ın kulu yoktur. Kimsesi kalmamış bir yaşlı düşünün, yabancı ülkeye göç etmiş birini ya da… Sokaklarda gördüğünüz ama aslında bir an önce kurtulmak istediğiniz kimsesiz adam, kadın, hele bir de o çocuk manzaraları… Kimsesiz, Adem baba mezarlığına giden yolun yolcuları… Bir kap yemek değildir temel ihtiyaçları, kucak dolusu bir muhabbet… Ah nerede o dost sıcaklığı… Nasırlaşmış ruhlar gibi gelir size değil mi? Acaba gerçek öylemi? Uzun yıllarını yalnız geçirmiş birisi olarak, şu kadarını söylemeliyim ki; kesinlikle öyle değil! Hiç bir ruhun nasır bağlamadığına emin olun… Uzun aylar yapayalnız geçen yurt dışı günlerinden sonra sevgililer sevgilisi memleketime geldiğimde işittiğim o ezan sesleri var ya; inanmazsınız şu anda bile hatırladığımda burnumun direği sızlıyor; O sesler bana yalnız değilsin diyordu. Bak milyonlar seninle beraber aynı duyguyu paylaşıyor. Ne yazık ki, onu bile duyamayacak kadar yalnız olduğunuz günler yaşayabilirsiniz. Benim gibi kendi vatanınızda “hiç” yerine konabilirsiniz. Öylesine yalnız geçen o zamanların sonunda sevgili dostum İsmet’in benim için verdiği o yemek yok mu? “Ama” dediğimi hatırlıyorum dün gibi; “bunlar bana değmez ki!” Onun bile beni derinden anlağından şüphe etmişimdir… Zira yalnızlığın acısını ancak onu yaşayanlar anlar demişimdir. Yalnızlıkta bekleyiş vardır. Sadece sizin için olduğundan emin olmak isteyeceğiniz, bir ses, bir bakış vardır. İnsanoğlu yalnızlığın acısını çok iyi bilir.. Öyle olmasaydı hücreler en büyük ceza aracı olur muydu? Gelin zaman-zaman yalnızları düşünelim. Onların ruhunu şenlendirecek ne yapılabilir diye kafa yoralım. Hele bir de eylem geçelim ki, Mevlana gibi, Hacı Bektaş gibi, cennete giden yolun başında olanlardan hissedelim… Kısacası ruhları şenlendirelim, bir ses, bir bakış, tatlı bir söz, bir muhabbet, bir dost sıcaklığı… Ne olacak sanki, ne yiter ki? Son sözüm yalnızlardan korkanlara tekrar hatırlatırım, nasırlaşmış ruh olmadığını… Unutmayalım, onların da verecek bir sevgisi, bilgisi, kimi zaman öfkesi ama en azından bir özelliğinin varlığını…

Sıfırdan başlamak

Sıfırdan başlamak… Gerçekten bazen her şeye yeniden başlamak gerekir. En azından ruh sağlığımız için… Zaman zaman bir de fark edersiniz ki, kurduğunuz düzenin mahkumu olmuşsunuzdur… Öyle zamanlarda düzeni yeniden organize etmek ilk akla gelen çare olabilir. Alaşağı ver yukarı derken birden bunalırsınız. Zira görürsünüz ki, kendi ağlarınızın kurbanısınızdır. Malum hiç bir zümrüt iyi yontuldu diye elmas olmaz… Nafile kendinizi hırpalamayın… Elinizdeki taşı elmas yapmaya çalışmayın… Çıkış bulamazsınız. Ardından belki de kendinizi düzeltmeye koyulursunuz. Artık bütün oklar kendinize yönelmiştir. “Ah keşke” dersiniz. “Keşke şöyle değişik bir usta olsaydım da şu taşı elmasa çevirebilseydim!” Maalesef oradan da çıkış yoktur. Lafı fazla gevelemek istemiyorum. Vesselam baktınız ki meslek size uygun değil mesela, şartla ve yaş elveriyorsa değiştirin gitsin… Evlilik cehennem azabıma mı döndü? Ne yapsanız boşa mı çıkıyor değiştirin… Korkmayın… Herhangi bir ideolojinin peşinde misiniz… Boş verin. Hemen değiştirin. Derhal çıkın o çukurdan. “İzm”lerden kime hayır gelmiş? En içinden çıkılmaz ağlar onlar değil mi? Hangi fanatik mutlu olmuş? Üstelik bu tuzaktan çıkmanın yaşı falan da yok… Genelleme mi istiyorsunuz? Kısacası kendi kurduğunuz ağın esiri olmayın. İşler iyice Arapsaçına dönmeden hemen özgür olmayı tercih edin… Biliyorum çoğunuz “kolaysa sen değiştir!” Diyorsunuz… Benim de değiştiregeldiğim ve nihayet maksimum ölçüde sıyrıldığım “izm”lerim, meslek tercihlerim oldu. Örnek m? Psikiyatrist olmak isterdim. İlk sınavda tercih sırasına göre Diş Hekimliği denk düştü. Ayrıntılarına girmeyeceğim nedenlerle öyle oldu. Ne yapmalıydım? Yani elimde olmayan o bahtsızlıkların esiri mi olmalıydım? Elbette hayır. Sevgili eşimin verdiği büyük cesareti unutamıyorum. Yüzde doksan dokuz değil yüzde yüz başaracaksın dediğini ilk gün gibi hatırlıyorum. Üç koca yıl okuduktan sonra ikiden başlamayı yani iki yıl kaybetmeyi göze alarak mesleği değiştirdim. Her türlü güçlüğe göğüs gerdiğim bir karardı. Diş Hekimliği çok saygın bir meslekti ama kabiliyetim, isteğim bambaşkaydı. Yıllar öncesinin o kararına bakıyorum da kendi adıma çok doğru bir hareket olduğunu anlıyorum. Bir de kader deyip kestirip atanlar vardır. Kaderinde ne olduğunu ancak onu yaşadıktan sonra anlarsın. Yani sıfırdan başladıklarında dahil her şey kaderin değil mi kardeşim? Neden tembel tembel oturuyorsun? Baktın içinden çıkamıyorsun sıyrıl gitsin o cehennemden. Şimdi eşimin bana söylediğini ben de size söylüyorum. Severek, isteyerek içinde bulunacağınız bir tercihiniz mutlaka vardır. Gerçekçi ölçüler içinde olmak üzere dümeni hemen kırın o istikamete derim. Hiç merak etmeyin siz sıfırdan başlıyorsunuz diye yıkımlar falan olmaz. Unutmamalı ki, nihayetinde her birimiz kocaman bir evrensel senfoninin minicik birer notasından başka bir şey değiliz…

Teşvik etmek

Teşvik etmek… İsteklendirmek, özendirmek, bir başka ifadeyle, bir şeyi yapabilme kabiliyetinin varlığını önceden teslim etmek anlamına gelir. Sosyal yapımızı mikroskop altına alırsak göreceğimiz en ciddi problemlerden birisinin teşvik eksikliği olacağını sanıyorum. Aile içine bir bakalım: “Aferin sana evlat, daha iyisini yapabilirsin!” gibi teşvik cümlelerinin ne de cimrice kullanıldığını görürsünüz. İş yerlerinde hatalar kolay dile gelirken marifetler hemen daima göz ardı edilir. Bireyi başarılı kılmak istiyorsanız onu teşvik edin. Ama depresyona sokmak, yetersizlik duyguları içinde kıvrandırmak niyetindeyseniz asla teşvik etmeyin! Sanıyorum en büyük kaygımız insanları şımartmak istememektir. “Aman fazla yüz vermeyelim sonra başımıza çıkar” deriz. Bir başka kaygı kaynağı ise insanlarla, çocuğumuz da olsa, gizli-gizli yarışıyor olmamızdır. Kendi hayatımdan iyi bilirim teşvikin önemini. Ortaokul ikinci sınıftaydım. Fizik hocamızın maksimum notu 8…” 9-10″ derdi “bana aittir!” Meslek hayatında sekiz verdiği öğrenci sayısı ezberinde idi. Yani o kadar ki nadir. İkinci yazılıydı. Kışa girmek üzereyiz. Hava serin. Yazılılar okunuyor. Aman Allah’ım o ne heyecan. Acaba yarıştığım arkadaşlarla aramızda fark olacak mı? Kalbim yerinden fırlayacak sanki… Sonuçlar okundukça sınıftaki sessizlik derinleşiyor. Hayal kırıklığı sınıfın her köşesine karabasan gibi çöküyor… Sıra bana geldiğinde kulaklarım uğulduyordu. O soğuk akşamüzerinde ateş basmıştı adeta… Nihayet bir “8!” sesi işittim… Sevinçten deli olacak gibiyim. Sanki çocuk Nobel kazandı dersiniz… Sınıfta sadece bir kaç arkadaşın bakışlarında aferin ışığı parlıyordu. Neyse, ders bitiyor. Okul dağılıyor… Koşarak eve ilerliyorum. Babam kasabada yargıç. Arkadaşlarıyla birlikte o da eve gidiyor. Aralarında yüksek sesle konuşuyorlar, sessiz sokaklarda kahkahaları çınlıyor adeta… Arkalarından koşarak yetiştiğimi ve babama neredeyse iki metre mesafeden seslenerek “Baba, baba… Fizikten sekiz aldım!” Diye bağırdığımı onunsa ani bir hareketle bana dönerek adeta utanç ve kızgınlık karışımı bir duygu ve öfkeyle ” Bakıyorum kendini 10 almış sanıyorsun!” dediğini ve bir de okkalı küfür eklediğini sonra da homurdanarak önüne döndüğün, hatırlıyorum. O anki halim ne acı… Sonra aradan bir kaç yıl geçiyor ve lise ikiye başlıyorum. Ankara’nın en zor liselerinden birisindeyim. Neredeyse bütün derslerim en yüksek notlarda gidiyor. Zira bir tek insan sevgili arkadaşım Şükrü sürekli teşvik ediyor. “Sen yaparsın!”, “Bu soruyu olsa olsa sen çözersin!” gibi sözlerle adeta dördüncü vitese takmış gidiyorum (o yıllarda en fazla dört vites vardı!) Bu kez rahmetli babamın yorumu “bu normal bir durum değil…” şeklinde oluyor… Eminim hepinizin benzer anıları vardır. İnsanoğlunun her an teşvike muhtaç olduğunu unutmadan, yeri geldiğinde cömert davranmayı hedef etmek gerektiğini hissediyorum. Bu arada gençlik yıllarımda, babamla aynı hataya düştüğümü, kendi çocuğuma karşı teşvikte cimri olduğum dönemlerin varlığını üzülerek itiraf etmek isterim. Demek insanların hayatını cennete çevirmek bazen çok basitmiş. Yolu da teşvik etmekmiş. Bunu bilmek ama en azından heveslerini kırıp cehenneme çevirmemek, depresyona yol açmamak dileğiyle…

Usta olmak

Usta olmak… Hayatın her alanında, ama her alanda ustalık kavramı geçerlidir. Usta aşçı, usta oyuncu, usta boyacı, usta kumarbaz vs. vs. sürer gider… Ustayı farklı kılan şeyler vardır. En önemlisi şans ve ustalık arasındaki ilişkinin ustadan yana ağır basmasıdır… Yani, işinizi şansa ne kadar az bırakıyorsanız o kadar ustasınızdır. Mademki şans faktörünü sıfırlamak neredeyse bir ütopyadır, o halde her usta bilir ki kendisinden daha iyi ustalar vardır… Hemen tevazu akla gelir, değil mi? Gerçek usta o kadar mütevazıdır ki, gören onu çırak sanır… Şansa bırakmaz dedim, peki bunu nasıl yapar? Malum, her işin bir dizi belki de bitmek tükenmek bilmez kuralları vardır. Usta ömrünü o kuralları saptamakla geçirmiştir. Tabi kendi ustasından öğrendiklerinden gayri… Kurallara uymayan bir noktada işin inceliği başlar, işte şans dediğim tam da o noktadır. Ne kapılar aşındırmıştır usta olana dek, ne eller verilmiştir ona… Nasırlı eller! Öpülesi eller! Usta-çırak meselesinin özünde yatan şey nedir? Bilir misiniz? Ustaların ustası sadece kuralları öğreten kişi değildir, ama aynı zamanda o kuralların farklına nasıl varıldığına da ışık tutar. Bence eğitim denen şey aslen bu olsa gerekir. Peki, usta psikolojisi nasıl bir şeydir? En önemlisi çalışkanlık, ustasına ve insanlara saygıdır… Yaptığı işin içinde gizli olan senfoniyi dinlemekten mest olmuştur usta… Orada kâinatın ne mene bir düzen içinde dönüp durduğunu hisseder… Hiç bir şeyin durup dururken olmadığını, her şeyin bir sebebe dayandığını gözüyle görür… Yaptığı işin incesine girdikçe bir hiç olduğunu ama hiç olduğu halde nasıl da büyük saygı gördüğünü yaşar, derin bir mahcubiyet içindedir usta… Yaptığı işin içinde her şeyin gizli olduğunu ama aynı zamanda hiç bir şeyin olmadığını yakaladıkça hayatın anlamını en derinlerde sorgulamaya koyar kendini usta… Artık ustalık öyle bir noktaya gelir ki yaptığı işin filozofu olmak zorunda kalır usta. Şimdilerde ustaların işi daha da zorlaşmakta… Zira teknoloji şans faktörüne karşı maksimum galibiyeti zorlamakta. Ama unutulmamalı ki, teknolojiyi insan ama insanı kâinat sınırlamakta… Demem o ki; gerçek bir usta bilir ki, teknoloji olsa olsa usta için bir referans, ya da ölçü değil, sadece bir araç olmakta… Ustaya saygının arttığı ve ustaların bollaştığı bir dünya da usta olarak yaşamak ne güzel! Çılgınlar gibi eğlenmek için ondan daha iyi bir denklem olabilir mi? Her yanlışımızın ardında sırlar gizli, her hata yepyeni ufuklar açıyor, her gün farklı bir denizde rüzgâr arkanızda… Daha ne diyeyim ki? Ustalığı hedef alanlara selam olsun diyerek noktalamak isterim bu defa…

Dalkavukluk

Dalkavukluk… Nam-ı diğer, argo ifadeyle, “yalakalık” hakkında yazmak istedim bu defa. Sıklıkla kullandığımız bir terimdir. “Kişinin, işinin yolunda gitmesi, bir işin kendi arzusuna uygun olması veya bir kurumda veya kişisel ilişkide kendisine tanınan konumun sürmesi için, kendisinden üst durumda olan, örneğin kendisini işten çıkartması, kurumdan uzaklaştırması, terfi etmesini önlemesi veya daha düşük makam ve rütbeye indirilmesi yetkisini elinde tutan veya böyle yetkileri olan kişiler üzerinde etkili olabilecek kişilerin her arzusuna boyun eğmek, görüş ve düşüncelerini tartışmasız onaylamak.” Olarak tanımlanıyor… Kendimizde tanık olmadıysak etrafta bir yalaka mutlaka vardır, bildiğimiz… Nedir işin sırrı? Neden bir insan dalkavuk olur ki? Öbür taraftan niye bir dalkavuğa esir olunur? Yakın ölçekte bir bakalım… İlk akla gelen şey güvencesizlik, sonra kendine güvensizlik, ardından başkalarının sırtından geçinmeyi alışkanlık haline getirmek, kurnazlık vb. birçok olumsuz hal… Düşünsenize kolay yoldan işini sağlama almanın daha pratik bir şekli var mı? Bazı toplumlarda davranışın “norm” olduğuna tanık olursunuz. O toplumlardan biri de biziz diye aklınızdan geçmiyor değil, biliyorum! Genelleme yapmak gerekirse, tanımı icabı, işin ehline verilmediği, torpilin alıp başını gittiği, hakkın, hukukun yerlerde süründüğü, otoritenin benden başkasına geçit yok deyip her şeyi onaylamak istediği bir ortamda dalkavukluk gerçekten “zekice”, bir çare olabilir. Şaka şaka… Yalakalıkta zekâ ne gezer… İş başa düşünce o yolla elde ettiği pozisyon burnundan gelmez mi? Sürekli bir bilen aramaz mı? Sorumluluk kendisinde ve yetki otoritede… Arada sıkışıp kalmaz mı? Bir kere “evet efendim” (İngilizler tam da uygun bir ifadeyle yalakaya -Yes Man!- derler) dediği o büyüğe sürekli boyun eğmek zorunda kalmaz mı? Uykular kaçmaz mı? Kişilik silinmez mi? Ruh sağlığı iptal olmaz mı? Kurnazlık, fırsatçılık ya da daha farlı bir isim bulmak gerekir dalkavuğa özgü… Peki ya dalkavuğa teslim olan otoriteye ne demeli? İnsan ikide bir, “sende mi Brütüs?” Sendromuna yakalanmaz mı? Altının oyulduğunu gördükçe derin pişmanlıklar içinde kıvranmaz mı? Aslında dalkavuğun ne mene bir insan olduğunu bile bile ona hemen her istediğini verecek şekilde davranmaz mı? Karşılıklı güven sıfırın altında bir ısıda adeta morgda yaşamaz mı? İnsanın “vah vah!” diyesi geliyor… Bu oyunun sonu hüsranla bitmez mi? İnananlar için bir hatırlatma yapmak geldi içimden. Yüce Rabbimiz; “başkasına tapmayın!”, “şirk koşmayın!”, “işi ehline verin!” diye defalarca ve en kuvvetli ifadelerle uyarmaz mı? İnanın ya da inanmayın, son söz şu olmalı bence, madem argo başladık argo bitirelim; kısa yoldan, yalakalık yaparak bir noktadaysanız, en kısa zamanda geri vitese takıp o ölüm açmazından kurtulmak için daha ne bekler insan?

Romantik kıskançlık

Romantik kıskançlık… Sevgiyi ya da sevgiliyi kıskanmak. İngilizcesi “jealousy”… Bir de “envy” var ki, diğerlerinde olan şeyleri kıskanmak anlamına gelir ve bizde “haset” iyi bir karşılık olsa gerek… Sözünü edeceğim konu romantik kıskançlık üzerine olacak…

Elitizm ve biz

Elitizm ve biz… Köklü bir aileden gelen veya zekası yüksek, varlıklı, özel eğitim almış, deneyimli ya da her hangi bir üstün farklılığı olanların yönetimi elde tutması anlamına gelir. Anti-elitizm ise popülizm dahil bir çok elit karşıtı düşünceye verilen isimdir. Türkiye’de yaşananlara da bir bakın. Hangi ekonomik, siyasal ya da ideolojik zemine oturuyor tüm bu olanlar? Bence hiç birisine… Doğru cevabı psiko-sosyal bir süreç olsa gerek… Bilmem siz hiç dışlandınız mı? Öteki muamelesi gördünüz mü? Aldığınız eğitim, daha doğrusu almadığınız, çoğunlukla da bir türlü alamadığınız eğitim nedeniyle dezavantajlı hale düştünüz mü? Akranlarınızın sizi aptal yerine koyduğu oldu mu? Ta ilkokul sıralarından beri elit çocuklarına gösterilen müsamahadan her halükarda mahrum kaldınız mı? Sevgisiz, şefkatsiz, gözden uzak bir hayata mahkum oldunuz mu? Rüyalarınızda bile bir elitin süs köpeği kadar kıymetinizin olmadığını gördünüz mü? Peki, “Nedir bu insanların halet-i ruhiyesi?” diye bir düşündünüz mü? Şu arabesk müzikteki feryadı bir dinleyin, zengin kız-fakir oğlan filmlerinin reytingine bir bakın… Ya da hiç zahmet etmeyin ben söyleyeyim; yanardağlardan beter birikmiş öfke vardır o ruhlarda… Bir kez alevlenmeye görsün sönene kadar kalırsınız beklemek zorunda… O insanlardır ki bir araya geliverirler, sanki yüzlerce yıldır tanışıyormuşçasına.. Önlerine gelen, elite dair her değeri yıkar geçerler, bütün entelektüel değerlerin yerle bir olduğuna tanık olursunuz.. Adeta böyle bir düzende yaşamaktansa tümden yok olmayı tercih ederler… Böyle bir toplumsal dinamiğe sahip olduğumuzu düşünüyorum. Görüyorum ki, sürecin kendi elitini yaratmasına da izin verilmemektedir. Devinimin kendi içinde bir tutarlılığı olduğunu teslim etmeden yapamayacağım. Yüzlerce yılın birikmiş hıncı artık harekete geçmiştir. Enerji sönene dek beklemekten başka çare yoktur. Elbette bu gidişin bir sonu olacaktır. Ne de olsa bilim ve teknoloji evrensel gücünü ortaya koyacaktır. Onu elinde tutanların sınıf farkı gözetmediği anlaşılacaktır… Dileğim odur ki; süreç kendine fazla zarar vermeden sonlansın ve elitizm bir daha canlanmamak üzere yerin dibine batsın. Onun çocuğu olan, popülizm de yanı başına gömülsün gitsin… Diyorum ki, içinde yaşadığımız toplum, topluca bir psikanalizden geçse temel çatışmanın “elitizm”-“anti-elitizm” arasında geçtiğini göreceğimize eminim. Son bir sözüm var; bizim toplumumuzun entelektüel değerlere, sanata, bilime karşı çıktığı anlamına gelmesin tüm bu yazdıklarım. Ama bilim-sanat vb. ortak üretimin tek elde toplandığı gibi bir vahamete kapılan, torpilli bir zümre tarafından dayak yemeye dayanamadığı anlamı çıksın. Hele de insanımızın geri zekâlı olduğuna inanmak hiç mümkün değil. Nasrettin Hoca’nın torunları geri zekâlı olur mu hiç? Olsa olsa elit zümre tarafından zihnine sansür vurulmuş olmaktan her şey. “Ben bir şeyden anlamam zaten!” önyargısı ile kendini zincirlemekten.. Keşke elde kalan tek evrensel değerin “din” olmadığını, ne varsa her şeyin altında kendimizin yattığını en kısa zamanda fark edebilsek hep birden…

Satranç ve psikiyatri

Satranç ve psikiyatri… Her ne kadar eski ilgiyi korumasa bile şahane bir oyundur satranç. Açılış, oyun ortası, oyun sonu, piyon, şah, vezir, “gambit” (açılıştan alet feda ederek avantaj elde etme), “zugzwang” (ne yaparsan yap kaybedersin hali), daha nice terimler hayatta karşılığı olan…

İntihar

İntihar… Değişik nedenlerle intihar edilmektedir. Sosyal, ekonomik, politik, psikolojik ve biyolojik nedenler sıralanabilir. Tüm bunların ortalama özelliklerinden söz etmeye çalışacağım. Belki de insanoğlunun kendine verdiği değerin maksimum düzeyini gösterir. “Her şey ve hatta kendi bedenim, zaman-mekân, geleceğim bile bana ait” diyenlerin işidir. Kendinize ne kadar çok değer atfederseniz, ümitsizlik ve çaresizlik o kadar büyük etki yaratır. Düşünün bir kez ancak Tanrı hiç ümitsizliğe ve çaresizliğe kapılmaz. Kendini o noktada değerli görenlerin ümitsiz ve çaresiz bir durumda hissedeceği şeyi bir hayal edin. Güzelliğini yitirme korkusu taşıyan bir sinema oyuncusu kadın mesela, ya da iktidarını kaybetmekte olan megaloman bir politikacı, ölümle burun buruna olduğunu hisseden, kendisine ölümsüzlüğü biçmiş bir önemli! Kanser hastası, parasıyla herkesi satın aldığına inanmış bir müflis iş adamı hayal edin. Aklınıza gelen hiç mi örnek yok? Bence olmalı… Bir hatırlayın bakalım intihar edenlerin ardından ne geçer aklınızdan? İntihar edenlerin arkasından fazlasıyla “ukala” insanmış diye düşünenler yok mu aranızdan? Detaylara bir bakmak gerekir. Bir anda gözü kararıverir insanın. Camdan aşağı atıverir kendini. Düşerken pişmanlık hisseder mi? Düşüp te sağ kalanlara bakılırsa, evet, pişmanlık hissi vardır onlarda. Toplumsal ve/veya önem verilen kişilerde psikolojik etki hayal edilmektedir. Yaptıklarından dolayı ne kadar da azap çekeceklerdir. Kahrolmaları istenmektedir. Cehenneme kadar yolları vardır. Kurtarıcı şeylere de bir bakın! Kızımı düşündüm son anda! Ah oğlum olmasaydı! vs. vs. derler çoğunlukla. Bir de bakarsınız ki hayata tutunmaları da narsisizmin bir ürünü olmakta. Kendilerinden çok sevdikleri ama kendilerine ait insan ya da objelere tutunmakta… İntihar girişimine önlem almak mümkün müdür? Bu soru hep sorulur. Bence risk altında olanlar bellidir. Daha önce girişimi olanlar, fikir düzeyinde bile olsa aklından ciddi şekilde intiharı geçirenler, Psikiyatrik ya da organik bir hastalığı olanlar, maddi kaybı büyük olanlar, prestijini yitirenler vs. hepsi risk altındadır. Çare olarak evvela şu en büyük zaaftan, bencillikten, büyüklenmecilikten, kibirden kurtulmak gerekir. En büyük günah olması belki de narsisizmin son perdesi olmasındandır. Ümidini kaybedenler son bir çift sözüm var… Hayat her ne kadar sonu olan bir şey ise de yaşanması gerekir. Unutulmamalıdır ki, yarın ne olacağını ancak Allah bilir…

Boyun eğdirmek

Boyun eğdirmek… Ezmek, bastırmak… İngilizce’si “quell”… En isyankar bir varlık bile aslında milyonlarca doğal kurala boyun eğmiş ilerler… Sözünü edeceğim şey doğal kurallar olmayacaktır. Sosyolojik kurallara da bir bakın! Nasıl da hayatımızı sarıvermişlerdir. Girdiğimiz sınavlardan, adab-ı muaşeret yasalarına ve hukuksal kanunlara dek sayısız, uyduğumuz, uymak zorunda olduğumuz kurallar… Onlardan da söz etmeyeceğim. Benim sözüm ikili insan ilişkilerine dair… Birinin diğerine boyun eğdirmesinden, ezmesinden söz edeceğim… Bir erkek çocuk düşünün. Ailenin en büyük çocuğu olsun. Ali diyelim. Kendisinden altı-yedi yaş küçük bir de kız kardeşi… Onun adı da Fatma imiş. Babalarının her istediğin yaptıran, dominant bir kişiliği varmış mesela. Ali babanın ve içinde yaşadığı toplumun bir uzantısı olarak Fatma üzerinde hakimiyet kurmak istermiş. Babasının yaptığı gibi istediği her şeyi yapmasını emredermiş. Fatma buna şiddetle direnir, Babaya şikayet edermiş ve baba Ali’ye şiddet uygularmış. Ali ne yaparmış? Tabi ki bulduğu ilk fırsatta Fatma’nın canına okurmuş. Babanın argümanı şu imiş: “Bu evde kuralları ben koyarım! Sizler ancak bana şikayet etmek yetkisine sahipsiniz!” Ali’nin şikayet etmeye, Fatma’nın gözünde küçük düşmeye hiç niyeti yokmuş. Babanın Ali’ye, Ali’nin Fatma’ya uyguladığı şiddetin dozu gün geçtikçe artmakta imiş. Arada sevgi, saygı, yüce ne kadar değer varsa hepsi bitmiş… Ta ki, bir gün Ali kardeşine sert bir obje ile vurup bayılmasına yol açmasına dek uzamış bu aile içi şiddet. Ali, Fatma’nın ölümünden korkup dehşete kapılmış… Ve şiddete son vermiş. Adeta onu öldürecek güçte olduğunu egzersiz etmenin verdiği öz güven bu son noktayı koymakta derin bir yer taşırmış. Demek birinin diğerine boyun eğdirme çabası kendi gücünü egzersiz etmek amacıyla olmakta, kendine güveni az olanlarda ise bu hale sıkça rastlanmakta… Malum, usta güreşçi kavgaya girmemekte, girerse rakibin öleceğinden korkmakta. Öyle anlıyorum ki, kuralları sadece ve sadece Yaratan koyduğunda herkes koşulsuz boyun eğmekte… Toplumsal kurallara karşı yaşanan devinime tarih denmekte, ama bireyin bireye uyguladığı kurallara boyun eğmek ise insan tabiatında kendine yer bulamamakta. Bu anlattığım hikayede Fatma’nın onurlu duruşuna şapka çıkartırken, Ali’ye kader kurbanı demekten başka ne gelir elden. Şiddet uygulamadan olur muydu? Hem toplum, hem de baba onu yap derken… Bazen boyun eğenleri görürsünüz. Şaşar kalırsınız. Ezen-ezilen ilişkisinin ne mene bir şey olduğuna tanık olursunuz. “Sen beni gücünle ez!” Der altta kalan!” Ben de sana yerine getiremeyeceğin taleplerimle gücünün çapını daha doğrusu çapsızlığını yaşatayım her an…

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD (Posttraumatic Stress Disorder)… Bazı acımasız anılar hatta rüyalar vardır ki iz bırakır. Saldırıya uğrarsınız, ya da bir felakete maruz kalırsınız.

Vefa

Vefa… Yapılan iyiliği unutmamak… İhtiyaç içinde olduğunuz bir an vardır, işte o anda size bir el uzanır, o eli unutmak mümkün mü? Vefalı olmak bir meziyettir. Vefasız olmak ise sadece sefilliğin göstergesidir. Zaten benim hakkımdı! Diyenlere sözüm yoktur. Oysa vefalı insan bilir ki, yapılan iyilik, iyiliği yapanın birikiminden size verilmiş karşılıksız bir hediyedir. Yılların birikimi altın tepside sunulur. Buna karşılık vermemek ne kadar da büyük ihanettir. O iyiliklerdir ki sizi bu güne getirmiştir. Annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, arkadaşlarınızı, dostlarınız bir düşünün… İhtiyacınızı nasılda kavrar ve sessizce nasıl da destek olur, yanınızda beliriverirler. Bana el veren hocalarımı hatırlıyorum. Ayhan Songar hocayı mesela, acaba diyorum, onun karşılık beklemeyen dost sıcaklığı olmasaydı, olur muydu? Amerika’da onca yıl kalabilmek mümkün olur muydu? Her şeyi ben yaptım demek mümkün mü? Sistemin, sosyal ortamın dışına itildiğim o yıllarda Günsel Koptagel hocanın cömert desteği olmasa olur muydu? Sisteme yeniden entegre olabilir miydim? Suzan Nadi olmadan Washington’da NIH de pozisyon bulmak olabilir miydi? Sevgili kayınvalidemin ve kayınpederimin cansiperane savunmaları olmasaydı olur muydu? İsim isim saymak istediğim o kadar insan var ki… Vefa borcumu nasıl ödeyeceğimi bilemediğim o kadar çok insan kendi hayatımda… Vefa hissi olmadan ulus olur muydu? Birbirine etinden tırnağından, yeri geldiğinde canından veren insanlar… Peki, tümü insan mı vefa borcumuz olan… Yaratan olmasaydı olur mu mesela? Ya da doğa olmadan… Onca iyilik niye yapılır ki zaten? Biraz vefa değil mi istenen altı astarı… Vefasızlık bana yakışmaz diyenlere ithaf olsun bu yazı…