Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Usta olmak

Usta olmak… Hayatın her alanında, ama her alanda ustalık kavramı geçerlidir. Usta aşçı, usta oyuncu, usta boyacı, usta kumarbaz vs. vs. sürer gider… Ustayı farklı kılan şeyler vardır. En önemlisi şans ve ustalık arasındaki ilişkinin ustadan yana ağır basmasıdır… Yani, işinizi şansa ne kadar az bırakıyorsanız o kadar ustasınızdır. Mademki şans faktörünü sıfırlamak neredeyse bir ütopyadır, o halde her usta bilir ki kendisinden daha iyi ustalar vardır… Hemen tevazu akla gelir, değil mi? Gerçek usta o kadar mütevazıdır ki, gören onu çırak sanır… Şansa bırakmaz dedim, peki bunu nasıl yapar? Malum, her işin bir dizi belki de bitmek tükenmek bilmez kuralları vardır. Usta ömrünü o kuralları saptamakla geçirmiştir. Tabi kendi ustasından öğrendiklerinden gayri… Kurallara uymayan bir noktada işin inceliği başlar, işte şans dediğim tam da o noktadır. Ne kapılar aşındırmıştır usta olana dek, ne eller verilmiştir ona… Nasırlı eller! Öpülesi eller! Usta-çırak meselesinin özünde yatan şey nedir? Bilir misiniz? Ustaların ustası sadece kuralları öğreten kişi değildir, ama aynı zamanda o kuralların farklına nasıl varıldığına da ışık tutar. Bence eğitim denen şey aslen bu olsa gerekir. Peki, usta psikolojisi nasıl bir şeydir? En önemlisi çalışkanlık, ustasına ve insanlara saygıdır… Yaptığı işin içinde gizli olan senfoniyi dinlemekten mest olmuştur usta… Orada kâinatın ne mene bir düzen içinde dönüp durduğunu hisseder… Hiç bir şeyin durup dururken olmadığını, her şeyin bir sebebe dayandığını gözüyle görür… Yaptığı işin incesine girdikçe bir hiç olduğunu ama hiç olduğu halde nasıl da büyük saygı gördüğünü yaşar, derin bir mahcubiyet içindedir usta… Yaptığı işin içinde her şeyin gizli olduğunu ama aynı zamanda hiç bir şeyin olmadığını yakaladıkça hayatın anlamını en derinlerde sorgulamaya koyar kendini usta… Artık ustalık öyle bir noktaya gelir ki yaptığı işin filozofu olmak zorunda kalır usta. Şimdilerde ustaların işi daha da zorlaşmakta… Zira teknoloji şans faktörüne karşı maksimum galibiyeti zorlamakta. Ama unutulmamalı ki, teknolojiyi insan ama insanı kâinat sınırlamakta… Demem o ki; gerçek bir usta bilir ki, teknoloji olsa olsa usta için bir referans, ya da ölçü değil, sadece bir araç olmakta… Ustaya saygının arttığı ve ustaların bollaştığı bir dünya da usta olarak yaşamak ne güzel! Çılgınlar gibi eğlenmek için ondan daha iyi bir denklem olabilir mi? Her yanlışımızın ardında sırlar gizli, her hata yepyeni ufuklar açıyor, her gün farklı bir denizde rüzgâr arkanızda… Daha ne diyeyim ki? Ustalığı hedef alanlara selam olsun diyerek noktalamak isterim bu defa…

Dalkavukluk

Dalkavukluk… Nam-ı diğer, argo ifadeyle, “yalakalık” hakkında yazmak istedim bu defa. Sıklıkla kullandığımız bir terimdir. “Kişinin, işinin yolunda gitmesi, bir işin kendi arzusuna uygun olması veya bir kurumda veya kişisel ilişkide kendisine tanınan konumun sürmesi için, kendisinden üst durumda olan, örneğin kendisini işten çıkartması, kurumdan uzaklaştırması, terfi etmesini önlemesi veya daha düşük makam ve rütbeye indirilmesi yetkisini elinde tutan veya böyle yetkileri olan kişiler üzerinde etkili olabilecek kişilerin her arzusuna boyun eğmek, görüş ve düşüncelerini tartışmasız onaylamak.” Olarak tanımlanıyor… Kendimizde tanık olmadıysak etrafta bir yalaka mutlaka vardır, bildiğimiz… Nedir işin sırrı? Neden bir insan dalkavuk olur ki? Öbür taraftan niye bir dalkavuğa esir olunur? Yakın ölçekte bir bakalım… İlk akla gelen şey güvencesizlik, sonra kendine güvensizlik, ardından başkalarının sırtından geçinmeyi alışkanlık haline getirmek, kurnazlık vb. birçok olumsuz hal… Düşünsenize kolay yoldan işini sağlama almanın daha pratik bir şekli var mı? Bazı toplumlarda davranışın “norm” olduğuna tanık olursunuz. O toplumlardan biri de biziz diye aklınızdan geçmiyor değil, biliyorum! Genelleme yapmak gerekirse, tanımı icabı, işin ehline verilmediği, torpilin alıp başını gittiği, hakkın, hukukun yerlerde süründüğü, otoritenin benden başkasına geçit yok deyip her şeyi onaylamak istediği bir ortamda dalkavukluk gerçekten “zekice”, bir çare olabilir. Şaka şaka… Yalakalıkta zekâ ne gezer… İş başa düşünce o yolla elde ettiği pozisyon burnundan gelmez mi? Sürekli bir bilen aramaz mı? Sorumluluk kendisinde ve yetki otoritede… Arada sıkışıp kalmaz mı? Bir kere “evet efendim” (İngilizler tam da uygun bir ifadeyle yalakaya -Yes Man!- derler) dediği o büyüğe sürekli boyun eğmek zorunda kalmaz mı? Uykular kaçmaz mı? Kişilik silinmez mi? Ruh sağlığı iptal olmaz mı? Kurnazlık, fırsatçılık ya da daha farlı bir isim bulmak gerekir dalkavuğa özgü… Peki ya dalkavuğa teslim olan otoriteye ne demeli? İnsan ikide bir, “sende mi Brütüs?” Sendromuna yakalanmaz mı? Altının oyulduğunu gördükçe derin pişmanlıklar içinde kıvranmaz mı? Aslında dalkavuğun ne mene bir insan olduğunu bile bile ona hemen her istediğini verecek şekilde davranmaz mı? Karşılıklı güven sıfırın altında bir ısıda adeta morgda yaşamaz mı? İnsanın “vah vah!” diyesi geliyor… Bu oyunun sonu hüsranla bitmez mi? İnananlar için bir hatırlatma yapmak geldi içimden. Yüce Rabbimiz; “başkasına tapmayın!”, “şirk koşmayın!”, “işi ehline verin!” diye defalarca ve en kuvvetli ifadelerle uyarmaz mı? İnanın ya da inanmayın, son söz şu olmalı bence, madem argo başladık argo bitirelim; kısa yoldan, yalakalık yaparak bir noktadaysanız, en kısa zamanda geri vitese takıp o ölüm açmazından kurtulmak için daha ne bekler insan?

Romantik kıskançlık

Romantik kıskançlık… Sevgiyi ya da sevgiliyi kıskanmak. İngilizcesi “jealousy”… Bir de “envy” var ki, diğerlerinde olan şeyleri kıskanmak anlamına gelir ve bizde “haset” iyi bir karşılık olsa gerek… Sözünü edeceğim konu romantik kıskançlık üzerine olacak…

Elitizm ve biz

Elitizm ve biz… Köklü bir aileden gelen veya zekası yüksek, varlıklı, özel eğitim almış, deneyimli ya da her hangi bir üstün farklılığı olanların yönetimi elde tutması anlamına gelir. Anti-elitizm ise popülizm dahil bir çok elit karşıtı düşünceye verilen isimdir. Türkiye’de yaşananlara da bir bakın. Hangi ekonomik, siyasal ya da ideolojik zemine oturuyor tüm bu olanlar? Bence hiç birisine… Doğru cevabı psiko-sosyal bir süreç olsa gerek… Bilmem siz hiç dışlandınız mı? Öteki muamelesi gördünüz mü? Aldığınız eğitim, daha doğrusu almadığınız, çoğunlukla da bir türlü alamadığınız eğitim nedeniyle dezavantajlı hale düştünüz mü? Akranlarınızın sizi aptal yerine koyduğu oldu mu? Ta ilkokul sıralarından beri elit çocuklarına gösterilen müsamahadan her halükarda mahrum kaldınız mı? Sevgisiz, şefkatsiz, gözden uzak bir hayata mahkum oldunuz mu? Rüyalarınızda bile bir elitin süs köpeği kadar kıymetinizin olmadığını gördünüz mü? Peki, “Nedir bu insanların halet-i ruhiyesi?” diye bir düşündünüz mü? Şu arabesk müzikteki feryadı bir dinleyin, zengin kız-fakir oğlan filmlerinin reytingine bir bakın… Ya da hiç zahmet etmeyin ben söyleyeyim; yanardağlardan beter birikmiş öfke vardır o ruhlarda… Bir kez alevlenmeye görsün sönene kadar kalırsınız beklemek zorunda… O insanlardır ki bir araya geliverirler, sanki yüzlerce yıldır tanışıyormuşçasına.. Önlerine gelen, elite dair her değeri yıkar geçerler, bütün entelektüel değerlerin yerle bir olduğuna tanık olursunuz.. Adeta böyle bir düzende yaşamaktansa tümden yok olmayı tercih ederler… Böyle bir toplumsal dinamiğe sahip olduğumuzu düşünüyorum. Görüyorum ki, sürecin kendi elitini yaratmasına da izin verilmemektedir. Devinimin kendi içinde bir tutarlılığı olduğunu teslim etmeden yapamayacağım. Yüzlerce yılın birikmiş hıncı artık harekete geçmiştir. Enerji sönene dek beklemekten başka çare yoktur. Elbette bu gidişin bir sonu olacaktır. Ne de olsa bilim ve teknoloji evrensel gücünü ortaya koyacaktır. Onu elinde tutanların sınıf farkı gözetmediği anlaşılacaktır… Dileğim odur ki; süreç kendine fazla zarar vermeden sonlansın ve elitizm bir daha canlanmamak üzere yerin dibine batsın. Onun çocuğu olan, popülizm de yanı başına gömülsün gitsin… Diyorum ki, içinde yaşadığımız toplum, topluca bir psikanalizden geçse temel çatışmanın “elitizm”-“anti-elitizm” arasında geçtiğini göreceğimize eminim. Son bir sözüm var; bizim toplumumuzun entelektüel değerlere, sanata, bilime karşı çıktığı anlamına gelmesin tüm bu yazdıklarım. Ama bilim-sanat vb. ortak üretimin tek elde toplandığı gibi bir vahamete kapılan, torpilli bir zümre tarafından dayak yemeye dayanamadığı anlamı çıksın. Hele de insanımızın geri zekâlı olduğuna inanmak hiç mümkün değil. Nasrettin Hoca’nın torunları geri zekâlı olur mu hiç? Olsa olsa elit zümre tarafından zihnine sansür vurulmuş olmaktan her şey. “Ben bir şeyden anlamam zaten!” önyargısı ile kendini zincirlemekten.. Keşke elde kalan tek evrensel değerin “din” olmadığını, ne varsa her şeyin altında kendimizin yattığını en kısa zamanda fark edebilsek hep birden…

Satranç ve psikiyatri

Satranç ve psikiyatri… Her ne kadar eski ilgiyi korumasa bile şahane bir oyundur satranç. Açılış, oyun ortası, oyun sonu, piyon, şah, vezir, “gambit” (açılıştan alet feda ederek avantaj elde etme), “zugzwang” (ne yaparsan yap kaybedersin hali), daha nice terimler hayatta karşılığı olan…

İntihar

İntihar… Değişik nedenlerle intihar edilmektedir. Sosyal, ekonomik, politik, psikolojik ve biyolojik nedenler sıralanabilir. Tüm bunların ortalama özelliklerinden söz etmeye çalışacağım. Belki de insanoğlunun kendine verdiği değerin maksimum düzeyini gösterir. “Her şey ve hatta kendi bedenim, zaman-mekân, geleceğim bile bana ait” diyenlerin işidir. Kendinize ne kadar çok değer atfederseniz, ümitsizlik ve çaresizlik o kadar büyük etki yaratır. Düşünün bir kez ancak Tanrı hiç ümitsizliğe ve çaresizliğe kapılmaz. Kendini o noktada değerli görenlerin ümitsiz ve çaresiz bir durumda hissedeceği şeyi bir hayal edin. Güzelliğini yitirme korkusu taşıyan bir sinema oyuncusu kadın mesela, ya da iktidarını kaybetmekte olan megaloman bir politikacı, ölümle burun buruna olduğunu hisseden, kendisine ölümsüzlüğü biçmiş bir önemli! Kanser hastası, parasıyla herkesi satın aldığına inanmış bir müflis iş adamı hayal edin. Aklınıza gelen hiç mi örnek yok? Bence olmalı… Bir hatırlayın bakalım intihar edenlerin ardından ne geçer aklınızdan? İntihar edenlerin arkasından fazlasıyla “ukala” insanmış diye düşünenler yok mu aranızdan? Detaylara bir bakmak gerekir. Bir anda gözü kararıverir insanın. Camdan aşağı atıverir kendini. Düşerken pişmanlık hisseder mi? Düşüp te sağ kalanlara bakılırsa, evet, pişmanlık hissi vardır onlarda. Toplumsal ve/veya önem verilen kişilerde psikolojik etki hayal edilmektedir. Yaptıklarından dolayı ne kadar da azap çekeceklerdir. Kahrolmaları istenmektedir. Cehenneme kadar yolları vardır. Kurtarıcı şeylere de bir bakın! Kızımı düşündüm son anda! Ah oğlum olmasaydı! vs. vs. derler çoğunlukla. Bir de bakarsınız ki hayata tutunmaları da narsisizmin bir ürünü olmakta. Kendilerinden çok sevdikleri ama kendilerine ait insan ya da objelere tutunmakta… İntihar girişimine önlem almak mümkün müdür? Bu soru hep sorulur. Bence risk altında olanlar bellidir. Daha önce girişimi olanlar, fikir düzeyinde bile olsa aklından ciddi şekilde intiharı geçirenler, Psikiyatrik ya da organik bir hastalığı olanlar, maddi kaybı büyük olanlar, prestijini yitirenler vs. hepsi risk altındadır. Çare olarak evvela şu en büyük zaaftan, bencillikten, büyüklenmecilikten, kibirden kurtulmak gerekir. En büyük günah olması belki de narsisizmin son perdesi olmasındandır. Ümidini kaybedenler son bir çift sözüm var… Hayat her ne kadar sonu olan bir şey ise de yaşanması gerekir. Unutulmamalıdır ki, yarın ne olacağını ancak Allah bilir…

Boyun eğdirmek

Boyun eğdirmek… Ezmek, bastırmak… İngilizce’si “quell”… En isyankar bir varlık bile aslında milyonlarca doğal kurala boyun eğmiş ilerler… Sözünü edeceğim şey doğal kurallar olmayacaktır. Sosyolojik kurallara da bir bakın! Nasıl da hayatımızı sarıvermişlerdir. Girdiğimiz sınavlardan, adab-ı muaşeret yasalarına ve hukuksal kanunlara dek sayısız, uyduğumuz, uymak zorunda olduğumuz kurallar… Onlardan da söz etmeyeceğim. Benim sözüm ikili insan ilişkilerine dair… Birinin diğerine boyun eğdirmesinden, ezmesinden söz edeceğim… Bir erkek çocuk düşünün. Ailenin en büyük çocuğu olsun. Ali diyelim. Kendisinden altı-yedi yaş küçük bir de kız kardeşi… Onun adı da Fatma imiş. Babalarının her istediğin yaptıran, dominant bir kişiliği varmış mesela. Ali babanın ve içinde yaşadığı toplumun bir uzantısı olarak Fatma üzerinde hakimiyet kurmak istermiş. Babasının yaptığı gibi istediği her şeyi yapmasını emredermiş. Fatma buna şiddetle direnir, Babaya şikayet edermiş ve baba Ali’ye şiddet uygularmış. Ali ne yaparmış? Tabi ki bulduğu ilk fırsatta Fatma’nın canına okurmuş. Babanın argümanı şu imiş: “Bu evde kuralları ben koyarım! Sizler ancak bana şikayet etmek yetkisine sahipsiniz!” Ali’nin şikayet etmeye, Fatma’nın gözünde küçük düşmeye hiç niyeti yokmuş. Babanın Ali’ye, Ali’nin Fatma’ya uyguladığı şiddetin dozu gün geçtikçe artmakta imiş. Arada sevgi, saygı, yüce ne kadar değer varsa hepsi bitmiş… Ta ki, bir gün Ali kardeşine sert bir obje ile vurup bayılmasına yol açmasına dek uzamış bu aile içi şiddet. Ali, Fatma’nın ölümünden korkup dehşete kapılmış… Ve şiddete son vermiş. Adeta onu öldürecek güçte olduğunu egzersiz etmenin verdiği öz güven bu son noktayı koymakta derin bir yer taşırmış. Demek birinin diğerine boyun eğdirme çabası kendi gücünü egzersiz etmek amacıyla olmakta, kendine güveni az olanlarda ise bu hale sıkça rastlanmakta… Malum, usta güreşçi kavgaya girmemekte, girerse rakibin öleceğinden korkmakta. Öyle anlıyorum ki, kuralları sadece ve sadece Yaratan koyduğunda herkes koşulsuz boyun eğmekte… Toplumsal kurallara karşı yaşanan devinime tarih denmekte, ama bireyin bireye uyguladığı kurallara boyun eğmek ise insan tabiatında kendine yer bulamamakta. Bu anlattığım hikayede Fatma’nın onurlu duruşuna şapka çıkartırken, Ali’ye kader kurbanı demekten başka ne gelir elden. Şiddet uygulamadan olur muydu? Hem toplum, hem de baba onu yap derken… Bazen boyun eğenleri görürsünüz. Şaşar kalırsınız. Ezen-ezilen ilişkisinin ne mene bir şey olduğuna tanık olursunuz. “Sen beni gücünle ez!” Der altta kalan!” Ben de sana yerine getiremeyeceğin taleplerimle gücünün çapını daha doğrusu çapsızlığını yaşatayım her an…

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD (Posttraumatic Stress Disorder)… Bazı acımasız anılar hatta rüyalar vardır ki iz bırakır. Saldırıya uğrarsınız, ya da bir felakete maruz kalırsınız.

Vefa

Vefa… Yapılan iyiliği unutmamak… İhtiyaç içinde olduğunuz bir an vardır, işte o anda size bir el uzanır, o eli unutmak mümkün mü? Vefalı olmak bir meziyettir. Vefasız olmak ise sadece sefilliğin göstergesidir. Zaten benim hakkımdı! Diyenlere sözüm yoktur. Oysa vefalı insan bilir ki, yapılan iyilik, iyiliği yapanın birikiminden size verilmiş karşılıksız bir hediyedir. Yılların birikimi altın tepside sunulur. Buna karşılık vermemek ne kadar da büyük ihanettir. O iyiliklerdir ki sizi bu güne getirmiştir. Annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, arkadaşlarınızı, dostlarınız bir düşünün… İhtiyacınızı nasılda kavrar ve sessizce nasıl da destek olur, yanınızda beliriverirler. Bana el veren hocalarımı hatırlıyorum. Ayhan Songar hocayı mesela, acaba diyorum, onun karşılık beklemeyen dost sıcaklığı olmasaydı, olur muydu? Amerika’da onca yıl kalabilmek mümkün olur muydu? Her şeyi ben yaptım demek mümkün mü? Sistemin, sosyal ortamın dışına itildiğim o yıllarda Günsel Koptagel hocanın cömert desteği olmasa olur muydu? Sisteme yeniden entegre olabilir miydim? Suzan Nadi olmadan Washington’da NIH de pozisyon bulmak olabilir miydi? Sevgili kayınvalidemin ve kayınpederimin cansiperane savunmaları olmasaydı olur muydu? İsim isim saymak istediğim o kadar insan var ki… Vefa borcumu nasıl ödeyeceğimi bilemediğim o kadar çok insan kendi hayatımda… Vefa hissi olmadan ulus olur muydu? Birbirine etinden tırnağından, yeri geldiğinde canından veren insanlar… Peki, tümü insan mı vefa borcumuz olan… Yaratan olmasaydı olur mu mesela? Ya da doğa olmadan… Onca iyilik niye yapılır ki zaten? Biraz vefa değil mi istenen altı astarı… Vefasızlık bana yakışmaz diyenlere ithaf olsun bu yazı…

Dört dörtlük insan

Dört dörtlük insan… Hep hastalıktan bahsettik, ya sağlık nedir? Ruhsal sağlığı tarif etmek çok zor bir şeydir. Ama üzerinde düşünmek gerekir. Unutmamalıdır ki, sağlığı ileri derecede bozulmuş bir insanda bile sağlıklı bir dünya mutlaka vardır. Buna her patogenezde bir salutogenez vardır denir. Gelin bir ideali, dört-dörtlük insanı tarif etmeye çalışalım. Sabırlıdırlar, ama hiç bir şeyi yok sayıp unutmaya çalışmazlar, diğerlerinin çıkarlarını, dertlerini en az kendilerininki kadar ciddiye alırlar, kendi yetersizlikleri, yeteneksizlikleri de dâhil her şeyin komik tarafını görebilirler, eğlenmeyi bilirler, zamanı geldiğinde kadere boyun eğebilirler, ama çıkış için çalışırlar, mesela kansere karşı onların boynu bükük fakat emeği boldur, boş vakit diye bir kavram bilmezler, sıradan olmaktan, beklentilerine sınır koymaktan yanadırlar, merakıdırlar ama dedikoducu olmazlar, vefakârdırlar, kendilerine yapılanları unutmazlar, affedicidirler, hoşgörülüdürler, eleştiride ölçülüdürler, eleştirilmeyi problem etmezler, sıkıntıyı önceden kestirebilir ve tedbir alabilirler, başkasına bağımlı değildirler, kimseyi de bilinçli olarak kendilerine bağımlı etmezler, severler, daha doğrusu sevebilirler, sevilmekten haz duyabilirler… Bu saydıklarım toplamda olgun insanı tanımlar. O noktadır ki hayali cihan değer… Sıraladıklarım, onların, hayatta, kendi dürtülerine karşı kullandıkları spontane savunmaları ima etmektedir. Kendinizde bu özelliklerin az ya da çok her birinden birer parça olduğunu görüyor olmalısınız. Peki ya arkadaşlarınızda, diğer her hangi bir insanda da her bir parçadan biraz da olsa gözleyebiliyor musunuz? O halde hedef açıktır, eksikleri tamamlamak ve dört-dörtlük insan olmak…

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilik bozukluğu… B tipi kişilik bozukluklarından biridir. Diğerleri anti-sosyal, histrionik, narsisistik olarak sıralanır.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu… Tanı kriterlerine şöylece bir bakalım. Asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılarla, kurallarla, listelerle, organize etme ya da program yapmalarla uğraşırlar. İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmeliyetçilik gösterirler. Kararsızlık en önemli özelliklerindendir. İnisyatif koyamazlar. Bir şeye başlamak ya da sonlandırmak ciddi problemdir. Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermezler. Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz, biriktirirler. Cimridirler. İnatçıdırlar… Her kişilik bozukluğu gibi erken yaşlarda başlar ve “egosintonik”tir. Yani, durumdan sıkıntı duymazlar. O nedenle psikoterapiye yanıt vermeleri için öncelikle sıkıntı hissetmeleri beklenir. Süreç zamana yayılır. Sevdiklerini ya da nefret ettiklerini anlayamazsınız. Hep düz ve nötr bir duydu halindendirler İnanılmaz bilgi birikimleri vardır. Entelektüel olurlar. Mesela aşk hakkında her şeyi bilirler ama aşık olamazlar. Jack Nicholson’ın “As Good As It Gets” filmini izlemeniz öneririm. Komedi tadında çok iyi çalışılmış bir film. Anlayacağınız, bir obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olgusu ile yaşamak bir hayli güçtür. Bereket versin, insana ne duygusal ne de fiziksel zarar vermek akıllarına gelecek en son şeydir. Vicdanları öylesine katıdır ki, zarar verdiklerine karşı dehşetli suçluluk hissederler. Çaresiz bir dert olmadığını hatırlatmak isterim. Psikoterapi özellikle de grup terapisinin yaralı olduğuna inanırım. Bu yazıyı sizlerden gelen talep üzerine ve büyük bir memnuniyetle kaleme aldığımı bildirmek isterim.