Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Geçmişin hesabını sormak

Geçmişin hesabını sormak… O gerçek bir entelektüeldi. Öyle ki, 1982 yılının Nobel ödülünü Gabriel Garcia Marquez’in kazanacağını daha sonuçlar ilan edilmeden tahmin edebilmişti. Ve o yıllarda biz 22-23 yaşlarında idik. Ve hatta okur-yazar oranı utanılacak düzeyde bir ülkede idik. 12 Eylül öncesi yıllardan söz ediyorum. Günde on beş, yirmi fidanın devrildiği dönemlerden. Şimdiki neslin anneleri-babalarından.

Abdullah dedem ve ben

Abdullah dedem ve ben… Doğuştan olgun insanlar vardır. Diğerlerine ışık tutar sessizce. Adeta karanlık ve deli dalgaların arasından sıyrılıp sıcaklık ve güven ışıyan deniz fenerleri gibi. İşte dedem öyle bir insandı. O kadar çok anı var ki onunla ilgili ama bitmemiş hiç bir hesap olmaksızın. Maraş’ta yaşadığımız sokağa adını vermiştir. Yörükselim Mahallesi Başkonuş Sokak. Ah o sokak… Ve anılar sökün ediyor ruhuma şu an. Aklıma gelen anılardan birisi şudur: Sokağımız Alevi mahallesi ile sınır idi. Bir ucunda bir Alevi dedesi saz yapar satardı. O dükkanın ve taze oyulmuş o sanat eseri sazların yaz sıcağı ile dolu enfes kokuları hala burnumdadır. Sekiz ya da dokuz yaşımda idim. Kendime bir saz almak için yüreğim yanıp tutuşuyordu. Hatırlamıyorum kaç para idi saz o zamanlarda… Ve fakat iyi bilirim bende sadece sokakta satılan külahı 25 kuruşluk dondurmaya yetecek para vardı. Dedem bir ziraat teknisyeni idi. Yoksul Başkonuş orman köyünden çıkmış kendi bileğinin hakkı ile ta Adana’da mektep okumuştu. Memurdu. Ama o parasının bereketine inanmazdınız. Görece kalabalık bir ailenin yemesi, içmesi, gezmesi, teyzelerimin okuması falan mucize gibi bir şeydi o paraya sığan. Yapabileceğim tek şey ondan borç almaktı. Peki ya geri ödemenin yolu ne olacaktı? Çareyi bulmuştum. Evimiz, yani dedemin evi hastaneye yakındı. Bir de küçük bir ambarı vardı. Dedemden alacağım borç ile halden karpuz alıp ambara yığacak, sonra da hastane bahçesinde bekleyenlere dilim-dilim satacaktım. Elde edeceğim karla saz alacak artan parayla da borcumu ödeyecektim. Uzun etmeyeceğim, sevgili ve biricik dedem projeyi beğenmiş, büyük bir titizlikle desteklemişti. Sonuç tam bir başarı idi. Bana duyduğu saygı, güven ve o derin sevgi… Kendimi tutmakta zorlandığım bir andayım burada, gözlerimde iki damla yaşla. Dedem ve ben… Nur içinde yat e mi sen. Tam bir Cumhuriyet çocuğu idi o. Aydın, özverili, ümitli ve cesur. Bana empoze ettiği değerlerin hatırına anmak ve o sıcak duyguları sizlerle paylaşmak istedim bu kez. Kim bilir, bu öykü belki hala aramızdan birilerine ışık tutar ümidiyle…

Nefret

Nefret… Psikolojik açıdan bakılırsa denilir ki; kişi hazzı engelleyen şeylerden nefret eder… Ya da aşırı veya hastalıklı hazza yol açıp içsel çatışmaları alevlendiren şeylerdir nefretin kaynağı. Mesela, ensestiyöz içerikli kompleksleri alevlendiren insan, imaj, fikir, duygu her ne ise kişi ondan nefret eder… Belki de kafanızdaki şablonlara ters düşen, anlamadığınız, anlamak için efor sarf etmek zorunda olduğunuz her şeyden nefret edersiniz. Yıkıcı bir duygudur nefret. Nefret edilen şeyi yok etmeyi hedeflersiniz. Sosyolojik açıdan ele almaya çalıştığımda, elindeki artı değeri, ayrıcalıkları, kaptırmaktan korkmaya başlayan kişi ya da sınıf ya da milletler tehdide yol açan insan, sınıf, millet ya da şeylerden nefret eder gibi gelir bana. Biyolojik açıdan bakıldığında ise ruhsal ve bedensel bütünlüğü tehdit eden şeylerden nefret edilir ve nefret duygusu beynin alın lobunun orta girintisi (middle frontal gyrus) tarafından opere edilir denmekte. Demek nefret bazen koruyucu olabilmekte, ama çoğu zaman hastalıklı ve yıkıcı bir duygu olagelmekte. Üstelik öyle kısa süreli de değil. Geldiğinde öylece yapışıp kalmakta. Nefret edilen şeyin bilinç dışına bastırılıp unutulduğu, ancak onu çağrıştıran şeylerden hareket edilerek kaynağa ulaşabildiği de akılda tutulmalıdır. Bastırıp unutma ihtiyacı duyduğuna göre insan nefret etmek istemez demek! Öyle mi dersiniz? Kiminiz evet diyor buna kiminiz şiddetle itiraz eder gibi… İtiraz edenlere de bir bakın. “Ama nefretin tatminine elverişli bir ortam doğduğunda nasılda alevlenir o bilinçaltı… Dediklerini duyar gibiyim. Şu savaşlara bir bakın. Nefretin doruklarda dolaştığı o enstantaneler… Ah o nefret, doymak bilmeyen nefret! Oysa yüce ruhların ortak özelliği nefretten arınmış olmaktır der diğerleri. Victor Hugo ustanın Sefiller’i nefretten arınmaya çalışan ruhları anlatır bir bakıma. Değil mi? Gerçeği yakalamak isterseniz her türlü kör edici duygudan uzaklaşmak gerekmez mi? Nefret bunların başında gelmez mi? Şimdi her şeyi bir yana bırakın, kendi ruhunuza dönün bir bakın… Nefretinizle tanışın ve sevgiyi nasılda ezip geçtiğine tanık olmaya çalışın. Şimdi sıra nefretinizin size kazandırdıklarında ve sevginizle kıyaslamakta… Bir de farklı açıdan yaklaşın acaba marifet sevilen biri mi yoksa nefret edilen mi olmakta. Cevap açık değil mi? O halde neden işe bir yerlerden başlanmamakta? Tabi ki sizlere ve bizlere yüce ruhlardan olmak yakışmakta… Koruyucu nitelikli nefret gelince, en iyisi gereğinde ondan vazgeçmekte… O da eksik kalsın demekte!

Sınavda başarı ve hoca

Sınavda başarı ve hoca… Küçük bir deney yaptım geçenlerde. Sınav sırasında Tıp Fakültesi beşinci sınıf öğrencilerine; “Sizleri tanıyorum!” dedim. Gerçekten de tanıyordum. Her sabah saat 7:45 de derslerine gelirlerdi. Her gün en az bir buçuk-iki saat beraber olurduk. Doğrusu ilgili ve başarılı gençlerdi. “Sizleri tanıyorum ve bu nedenle sınav notunuzu peşinen bildiriyorum… Hepiniz 100 üzerinden 100 aldınız. Şimdi sınava geçebiliriz!” dedim. İnanır mısınız? Her soruyu ya bildiler, ya da bir fikir ileri sürdüler. İş o noktaya geldi ki; doçentlik sınavı sorularına benzer yorum soruları sormakta olduğumu ve onların da tereddütsüz, büyük iyi niyetle müthiş bir performans sergilediklerine tanık oldum. Bir de düz sınav yaptığım, hatta biraz da tehditkâr üslup kullandığım, öğrenciye tepeden bakan tavırlarla sorguladığım halleri hatırladım. Öğrenci performansı açısından fark inanılmaz boyutlardaydı. Hot-zotla geçen sınavlarda, öğrenci bildiğinden ve hatta kendi zekasından şüphe eder hallerde idi. Burada kendi öğrenciliğimden bir anekdot aktarmak isterim. Anatomi sınavı idi. Sert bir hocamız vardı. Rahmetli Orhan Kuran… Vize sınavlarındaki başarıya göre sıralanırdık. En başarısız olanlar ağzıyla kuş tutsa geçemezdi. İşin garibi çok başarılı olanlar da geçmekte zorlanırdı. Neyse, sınav sırasında sıra bana gelmişti. Vize durumum iyiler arasındaydı. Geçme şansım çok yüksekti anlayacağınız. Hiç unutmuyorum meşhur hocalarımızdan Şevket Hoca, nam-ı diğer temporal Şevket hoca, eline bir kemik almış beni, bekliyordu. “Bu kemik nedir?” diye sordu. Alt çene kemiği idi. “Mandibula hocam” dedim. “Bundan vücutta kaç tane var oğlum?” diye sordu. Oldukça sert bir ses tonu vardı. Karşımda Orhan Hoca ve diğer hocalardan oluşmuş bir ekip. Kendimi zavallı bir böcek gibi hissettiğimi hatırlıyorum. “Acaba” diyorum içimden “bir şaşırtmaca mı bu?” Yoksa insanoğlunda iki alt çene olabilir mi? Falan derken, Şevket hoca baktı ki derin-derin düşünmekteyim. “Oğlum bir tane desene” dedi de derin bir oh çektim. Cevap bildiğim gibiydi! Başka soru da sormadan orta verdiler ve sınav sona erdi. Oysaki o sınav için bir yıl boyunca verdiğimiz emek anlatılmaz düzeyde idi. Hani ne sorsalar, hemen bütün arkadaşlar bilecek haldeydik. Gel gelelim, biz kimdik ki, her şeyi bilelim?! Hani hep deriz ya bizim millette algılama sorunu var falan diye, hatta kimileri ileri gider de, zekâmız düşük, noktasına ulaşır. İşte bu deney onlara bir şeyler anlatır Bu arada küçük bir not: Deneyde bizim öğrencilerin gösterdiği performans, Erasmus nedeniyle Almanya’dan vesaire gelen öğrencilerle boy ölçüşecek seviyede idi. Demek mesele, zekâda değil, duyulan güven, gösterilen sevgi ve verilen özgürlükteydi…

Sır

Sır… Karmaşık bir iştir sır meselesi. Saklamak zordur, söylemek ise bir o kadar tehlikeli. En zayıf noktanız sırlarınızdır! Desem yanılır mıyım? İşlediğiniz bir suç mu var? Sır olur… Beğenmediğiniz bir yönünüz mü var? Sırrını saklarsınız… Askeri sırlar, bilimsel sırlar, diplomatik sırlar, daha nerelere uzar gider sırlar. Sonra kişiler arasındaki en kuvvetli bağ ve aynı zamanda en hassas noktadır sır. En kuvvetli bağdır, zira sırrınızı bilen kişiyi aklınızdan asla çıkaramazsınız. Ya sırrınızı açık ederse! Diye içiniz içinizi yer durur. Bir an gelir o kişiden kurtulmak isteyebilirsiniz hatta… Buyurun cinayetlerin bir sebebi olarak sırrı… Demek ne kadar az sırınız var ise o kadar güvende hissedersiniz. Ve o kadar çok kendinizle barışıksınız demektir. Öte yandan kendinizi ne kadar önemsiyor ve seviyorsanız ve hatta narsisist noktalara doğru tırmanıyorsanız o kadar arttığını görürsünüz sırlarınızın… Oysa malum, sırların saklanamayacağı bir an vardır. Yaşlı insan o ana daha yakındır. Demek yaşlandıkça sırlar, sır tutmalar azalır. Ve tersi de geçerlidir… Yani gençleştikçe sırlar artar. Mesela annemin kabul günlerinde arkadaşlarıyla ve akrabaları ile benim sırlarımı fısıltıyla paylaştığına tanık olmak, adeta Taksim meydanında zorla soyundurulup öylece orta yerde bırakılmaktan farkı yoktu. Sevgisizlikten yapmadığına göre, annem neden yapardı onu bilemiyorum, ama yukarda ifade ettiğim gibi, insanlarla daha yakın bağ kurmak için bir araç olarak kullanıyordu sanıyorum. Belki de yaşlı anneme göre bildiklerinin sırla alakası yoktu. O kadar ki aleni şeylerdi… Olsa olsa toy bir genç için önemliydi. Demek ne ben onu anlayacak durumdaydım ne de o beni… Sevgili annemin affına sığınarak anlattım bu öyküyü, belki birilerine yarar diye… Her neyse, genelde toplumun, ya da vicdanımızın hoş karşılamadığı şeylerdir sırlar. Öyle büyük bir basınçtır ki, kişiyi en ciddi sırları ve tabi ki suçları itirafa yönlendirir. O basınçtan bir nara ile kurtulduğuna tanık olursunuz sır saklayanın; Yaşasın adalet! Dedirtir insana… Orada vicdanen rahatlamak, aslında bir büyük sırrın basıncından kurtulmaktır belki de… Sırrınızı yakın olmak istediğiniz insanla paylaşırsınız genelde… Ama sonra ondan kurtulma isteği var işin içinde… Sırrı kompleks yapan da buradadır işte… Bazen öyle hikâyeler işitirsiniz ki, sırların koca hayatları yönlendirdiğine tanık olur da şaşırır kalırsınız… İşte karmaşık olduğu gibi bir o kadar da önemlidir sır meselesi. Sırlarınızın azaldığı ve en azından kimlerle paylaşacağınızı bildiğiniz ve emin ellerde olduğunuz bir dünya dilerim herkese…

Anlamak

Anlamak… “Eğitim ve öğretim ne işe yarar?” diye sorsa birisi, “İlgi alanına giren şeyi anlamaya yarar.” desek yeter mi? “Evet” dediğinizi duyar gibiyim. Anladığınız anda artık o konu bulutlardan sıyrılmış güneş gibi parlar.

Sosyal fobi

Sosyal fobi… Belki de Türkçeye en iyi çevirisi “ne diyecekler korkusu” olabilir. Her psikiyatrik hastalıkta olduğu gibi burada da biyolojik, psikolojik ve sosyolojik faktörler birlikte rol alır.

Neşenin bir başka hali

Neşenin bir başka hali… Konuşkan, enerjik, kendine güvenli olmak… Sorunlara anında çözüm üretmek. Yaratıcı gücün tavan yaptığı hal… Parlak fikirler… Birden fazla konuyu aynı anda ve hızla düşünebilmek… Sosyal normların vız gelip tırıs gitmesi. Gözü pek olabilmek… Cesurca risklere girebilme sanatı! Olağandışı cinsel performans… Karizma… Çelişkileri gözlem yeteneği… Ah o espriler… Güldürmekten kırmak geçirmek… Bonkörlükte sınır tanımamak… Kullandıkları parfümden, giydikleri elbiseye, ayakkabıya dek modayı belirlemek… Ne de hoş bir halet-i ruhiye değil mi? Keşke öyle olabilsek dediğiniz bu duruma psikiyatride “hipomani” dendiğini bilir misiniz? Hani bir “tık” ötesi “mani”dir… Şu malum bipolar hastalığın ta kendisi. Hadi canım demeyin. Böyle de hastalık mı olurmuş falan diyesi gelir insanın. Hatta keşke ben de öyle olsaydım diye dua ettiğinizi duyar gibiyim. Öyle bir insanın kendini hasta olarak tanımlaması ne saçma! İşin felsefesini yapacak değilim. Çocukların şeker bile yiyemeden öldürüldüğü, daha nelerin olduğu, şu batasıca kahpe dünyada bu kadar neşeli olacak ne var ki demeyeceğim. Ne de olsa herkesin felsefesi kendine, sonra hangi felsefe her dem geçerli ki deyip, kahpeliğe otopsi yapıp ta kimsenin neşesini kaçırmayacağım. Sonra işin sosyolojisine de bakmayacağım. Sokak ortasında yalın ayak-çırılçıplak dolaşmanın, sosyal normlarla ilintisini de derinlemesine açmayacağım. Tüm o normlar bilmem hangi insan, ya da sınıfın hayatını kolaylaştırmak için vardır deyip geçeceğim. Deli damgası yemeye vesaire boş vereceğim. Neşeli, olanlara neşede daha da bolluk dileyeceğim… Psikolojik açıdan ele aldığımda; hiç bir şey sebepsiz ortaya çıkmaz, deyip, neşe hak edilmiş ya bir durum ya da belki de bir ruhsal savunmadır! Dersem kim ne diyebilir ki? O halde, ne zararı var ki, yahu buna da hastalık dersek geriye ne kalır ki? Öyle düşünüyorsunuz değil mi? Biyolojisi mi? Eksik bırakılır mı hiç? Ayıp olur ki bilim dünyası insanı yerden yere vurur. Az uyurmuş insan, az yermiş, beyin kimyası değişirmiş… Sinirlerin elektrik akımı artarmış-azalırmış. Daha neler-neler olurmuş. Beyin plastik bir organ diyeceğim. Yeni hale nasıl olsa ayak uyduracaktır. Gerçi ani bir değişimdir çoğu kez aşırı neşeli olmak ve insanı korkutur kimi zaman ama neden bir de hastalık yaftası vuralım da paniğe, yaşayanın hemen kabullenebileceği gerçek bir hastalığa yol açalım ki? Neden küstürelim ki şen ruhları… Yukarda ifade ettiğim o “tık” var ya… İşte o ana kadar hiç bir itirazımız yok bu argümanlara. Ama o “tık” var ya, o “bir tık” aşırılık… Çağrışımlarınızın koptuğu, “ben neymişim abi” deyip te “kaşının üstünde gözün var” diyene yumruk çaktığınız an… Gerisini sağduyunuza bırakmak isterim o zaman…

Kararsızlık ve acı sonuçları

Kararsızlık ve acı sonuçları… Birlikte düşünelim. İnsan neden kararsız kalabilir? Birçok ihtimal akla gelir. Korkaktır, yeterli veri yoktur,referans yetersizdir, yani ölçüt eksiktir, daha iyisi istenmektedir, hatta hepsine göz koyulmaktadır vs vs… Peki kararsız insanın başına gelecek en kötü şey nedir? Cevap, özgürlüğünü kaybetmek olsa gerekir. Zira kararsız kalırsanız sizin yerinize başkası karar verir. Bir de bakarsınız ki seçeneklerden birisi gerçekleşir. Ne olduğunu anlamazsınız. Sonuçta işler yolunda giderse şanslı sayarsınız kendinizi, gitmezse bulursunuz suçlayacak birisini. Anlaşılan o ki; karar vermek bir enerji, cesaret, inisyatif, sorumluluk, bilgi, vizyon, eğitim, sağlıklı bir kişilik, azla yetinme kabiliyeti, kısacası ve bir başka ifadeyle yürek meselesidir. Gerçi bazen sizi de etkisi altına alan kararlara saygı duymak zorunlu olabilir. Ama o zaman da doğruyu yanlıştan ayırt etmek, gereğinde muhalefeti bilmek gerekir. Eni, konu, şerh koymak ta bir karar ve cesaret meselesidir. Yanlışı gördüğünde verilen karardan vaz geçmeye ne demeli. İşte ona yüksek bilinç hali denir. Zira o an kişi farkında olduğunun farkında demektir. Gördüğünüz gibi, konu gittikçe karmaşık bir hal almaktadır. Artık olan olmuştur. Biraz daha karıştırmakta sakınca kalmamıştır. Mesela sizin yerinize karar veren o bir başkası ruhunuzda yabancı cisim gibi taşıdığınız kafanızdaki birisi de olabilir. Bunu anlamak hiç de zor değildir. Eğer ikide bir “Acaba o olsa ne derdi?” Diyorsanız, eyvahlar olsun, içerden zapt edilmişsiniz demektir. Yani özgürlük tümüyle elden gitmiştir. Değersiz insan yoktur elbette, ama daha değerlisi mutlaka vardır. Hiç özgür olan birisi esir düşmüş birisi gibi olur mu? Köle ile özgür insan bir olur mu? Demek verdiğiniz isabetli kararlar kadar değerlisiniz… Yazıyı baştan sona bir daha okuduğumda görüyorum ki, nerden nereye geldik… Azla yetinmedik, hepsini istedik, kendimize bir ideal bulamadık, ölçüsüz kaldık, okumadık, düşünmedik, bilgisiz cahil olduk, korkularımıza yenik düştük, karar veremez hale geldik özgürlüğümüzü yitirdik, köle olduk…En fecisi de, o, yüce ruhlara özgü, yüksek şuur halini yitirip, köle olduğumuzun farkındalığının farkına varamaz hale geldik… Vay canına diyesi gelir insanın, bakın hele kararsızlık ne hallere düşürdü dev gibi bir insanı… Demek en kötü karar kararsızlıktan iyidir dedirtti bu yazı.. Aklınıza tarih geldi, bilirim, demokrasi geldi, tahmin ederim… Ama sosyal, siyasal bir analiz değil, psikolojik bir analizdi bu yazıda derdim! Yani, değil mi ki, siyasal sistemde 3-4 yılda bir karar verirken insan, kendi başına kaldığında her saniyede bir yapmak zorunda aynı işi, daha çetin bir davaya parmak basmaktı hedefim…

Empati

Empati… Bir başkasının yerine kendini koyma yeteneği… İki türü var; karşıdakinin duygularını anlamak veya okumak (bilişsel empati) ya da hissetmek (duygusal empati)… Sempati ise diğerinin mutlu olmasını istemek anlamına gelir ki, belirli bir empatiyi gerekli kılar… Hiç empatik bir davranışa maruz kaldınız mı? Eğer “evet” diyorsanız muhtemelen unutulmaz bir andır o…

Hastalıklı hırs

Hastalıklı hırs… Hayatımızı yönlendiren önemli dürtülerden birisidir hırs. Tabiata üstün gelmek isteyen dağcı, insanlara üstün gelmek isteyen politikacı, kendi rekorunu kırmak isteyen sporcu.. Hepsinin ortak noktası hırslarıdır… Benim sözüm onlara değildir. Patolojik (hastalıklı) hırsadır itirazım. Doping yapmalar, belden aşağı vurmalar, rakibinin kirli çamaşırlarını ortalara dökmeler… Ne iğrenç şeyler! Herkesi kendisi gibi bilip insanlardan korkuya yol açar hastalıklı hırs… Yıkıcıdır… Ne de güzel söylemiş atalarımız; “Az tamah çok zarar verir!” diye…

Müzik ve ruh

Müzik ve ruh… Düşünün bir kez. Şöyle sabah erkenden kalkmışsınız. Kıvrak bir türkü ile mesela “Aman da ne zor imiş burçak yolması!” eşliğinde gün ışımaya başlamış. Sonra Bayram sabahlarını hatırlayın; Mustafa Kandıralı ne de güzel çalar o klarneti. Hele Ramazan günleri… Ah o Ney sesi yok mu? “Akşam oldu hüzünlendim ben yine…” Diyen o namelerin tadıyla biten günleri… Karşılıksız aşk yaşıyorsanız Arabesk müziğin anlamı bir başka olur… Gençlik ateşinin başımıza durduğu dönemlerde özellikle halimize tercüman olan o pop müzik eserleri… Heyecanınıza, korkularınıza, acılarınıza, sevinçlerinize, bekleyişlerinize kısaca her duygunuza eşlik eder müzik sesi. Şöyle bir genelleme yaparsak; görürüz ki, her toplumun müziği farklıdır. Farklı müziğin hitap ettiği beyinler de öyle… Bu topraklarda yaşayan bir insan için Ney müziğinin taşıdığı anlamı, duygusal tonu, bir Alman’ın anlaması ne kadar zor ise, bir Türk için de viyolonsel müziği öyledir. Bu iki aletin ses fiziği açısından bir birine çok yakın olması durumu değiştirmez. İnsan beyninin sosyal faktörlerden etkilenip ona göre şekillendiğini ispat etmek üzere, saygıdeğer bilim insanı sevgili arkadaşım Tamer Demiralp hocanın da katkıları ile bir araştırma yapmıştık. Müzik etkisine bakmış ve yukarda anlattığım duruma uygun bir deney tasarlamıştık. Sonuçta gördük ki, gerçekten Ney biz de farklı tınlıyor… Çalışmanın çok sayıda başka çalışmaya ön ayak olması, bulgunun sağlam olduğuna işaret ediyor. “Türk’üz Türkü çağırırız…” Derken ne de güzel özetlemiş Veysel usta… Bu gerçeği akılda tutmak üzere müziğin evrenselliğini de kabul etmek gerekir. Nasıl mı? Notalar dünyasına biraz yakın ölçekte bakarsak görürüz ki işin aslı gider matematiğe dayanır. Yoksa Beethoven gibi sağır birisinin beste yapması mümkün olur muydu? Mesele zannederim, kültürel özgünlüğü matematiksel evrensellikle birleştirmekte… Şu Mozart’a da bir bakın. Türk marşında atların dörtnala koşmasını ne de güzel matematikselleştirmiştir. Kültürümüzdeki atların yerini almış, müzik yoluyla evrenselliğe taşımıştır. Beyinde bir alanın müziğe rezerve edildiğini göz önüne alırsak müziğin ruhsal yapı için önemini biraz daha iyi anlamış oluruz. Son olarak dikkatimi çeken bir noktaya temas etmeden geçemeyeceğim… Kültür emperyalizminde, emperyal devletlerin diğer toplumlara kendi müziklerini empoze etmeye çalışması bir tesadüf olmasa gerekir. Kim bilir belki de onlar, beyinlere bir ayar vermektedir. O türden çabaların boşa çıkmasını ümit ederim can-ı yürekten…