Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Sağlık meselesi…

Sağlık meselesi… İlginç tartışmalara tanık olursunuz. “Para mı? Sağlık mı?” ya da “Makam mı? Sağlık mı?” gibi… Ama sağlığınızı kaybettiğiniz anda anlarsınız Hanya’yı, Konya’yı!

Kişilik bozukluğunun temeli nedir?

“Kişilik bozukluğunun temeli nedir?” derlerse, “Manipülasyon yapmalarıdır.” derim. Kısacası denklemleri insanlar üzerinden kurmak… Öyle bir insansanız, rakibinizi zaafa düşürür ve oyuncularınızın daha doğru ifadeyle adamlarınızın güçlü yönlerini pekiştirirsiniz, argo ifadeyle verirsiniz gazı, değil mi? Ne de güzel, ne de basit, ne de tatlı bir kurgu. Bu işin sonu, oyun çantada keklik enikonu. Gel gelelim “İnsanı ne kadar tanıyorsun?” demezler mi? Derler… Ya, adamların aslında seni talepleriyle ezmekteyse, ya zaaf içindeki rakipler birden bir araya geliverir ise? Ha, “İnsan nedir?” dediklerinde ne cevap verirsiniz oyun kurucu sizler? İngiltere’de ünlü bir üniversiteden mühendis diploması ile dönen bir “oyun kurucu” tanıdığım soruya şu cevabı vermişti muzaffer bir edayla; “İnsan mı? Basit! Bilinmeyen nesi kaldı ki?!” -“Yani!” dedim? “Yani” dedi. “Doktorluk da iş mi?”. “Allah düşürmesin” dedim içimden. Başka da bir şey söylemedim.

Anda olanları kavramak

Anda olanları kavramak… Düşünürseniz her şeyin anda olduğunu kavrarsınız. Mermi anda çarpar… Kalp anda durur. Ölüm anda gelir. Kaza anda vuku bulur. Ya düşünceler… Anı takipte ne kadar marifetlidir? Pek de mahir sayılmaz doğrusu! Anı algılamakta bile yetersizdir. Ancak göğsündeki kanı gördüğünde vurulduğunu anlar… Eğer zaman kalırsa!

Korkular mı? Libido mu?

Bence korkular libidodan daha belirleyici!

Hastalarla kesintisiz iletişim hali

Hastalarla kesintisiz iletişim hali… Yirmili yaşlarında bir erkek hastadan söz edeceğim. İnce, uzun boyu, hafif öne eğik saygı dolu duruşu, canlı, parlak ve açık renk gözleri, hiç kaybolmayan o tebessümü ile gerçekten son derecede sempatik bir hastamdan söz etmek istiyorum. Sıkıntı, kaygı, endişe, takıntılar onun vaz geçilmezleri. Bir de ben tabi ki… Beni internetten bulmuştu. Tipik bir obsesif kompulsif bozukluk hastası idi. Ama çok farklı bir insandı. Açık sözlüydü. Bir obsesiften beklenmeyecek kadar kararlı idi. Sempatiden sonra onu tanımlayan ikinci ana kavram istikrar olsa gerekti. Aslında engebeli bir ilişki yaşantımız vardır Kimi dönem kaybolur kimi dönem o haşmetli anksiyetesiyle beliriverirdi. Elimi ayağımı birbirine dolardı. Tam yolun sonu derken birden sessizliğe gömülürdü. Arada bir de bana iyi olduğunu göstermek için iletişime geçerdi. Adeta ödül-ceza mekanizmasını oynardı benimle. Çok da entelektüeldi. Mesela, hekim bile olsanız onunla psikiyatrik konularda bilgi yarışına girmek tam bir tuzaktı! Açık söyleyeyim mat olurdunuz. İnternette okumadığı yazı yoktu desem abartmazdım her halde… Temizlik, kontrol huyu, dini ve cinsel takıntılar vs. hemen her türlü obsesyonla boğuşup dururdu. Biri gider, diğeri gelirdi. Genç adamın ailesi de en az kendisi kadar terbiyeli ve nazik insanlardı. Bu hastayı anlatmamın asıl nedeni bir dogmayı ve kalıbı kırmasıdır. Hastalarla iletişim kanallarını sürekli açık tutmanın sakıncasının olmadığını gösterir bu hikâye… Böylece hastanızı yakından tanır, ilgi ve merakınızı canlı tutarsınız. Tek sakıncası; olur-olmadık saatlerde telefona sarılmalardır. Olsun! Kendini tutamama haline gerçekten çok ama çok nadir rastlanır. Bu riske katlanmaya değecek kadar avantaj yaratır kesintisiz iletişim hali… Genç adama tekrar dönersek, şu sıralar çok iyi olduğunu görürüz. Esprileri ile kırıp geçirmektedir. Espri dedim de obsesif hastalarımdaki espri yeteneğini canlandırma yüzdesi ile sağlık dereceleri arasında bire-bir ilişki görmekteyim. İşte böyle güle-oynaya ama bazen de gerilerek ve üzülerek çalışmaya devam etmekteyiz demek bu yazıya da böylece nokta koymak istemekteyim.

Yalancılık

Yalancılık… Odaya girdiğinde etrafı şiddetli bir parfüm kokusu aldı. Hafif topluca, son derce şık giyimli, yetmiş, yetmiş beş yaşlarında bir bayandı. Tepeden bakan halleri ile elit bir kişilik sergiliyordu. “Tedaviye dirençli depresyonum var! Yıllardır çekerim. Gitmediğim doktor kalmadı. Sizi duydum. Hadi bir de sizinle deneyelim bakalım. Belki bir çare bulursunuz.” Kullandığı kelimeler, jargon vs. tıpla ilişkili bir insan izlenimi veriyordu. Nitekim fazla uzun sürmedi, kendiliğinden eski bir jinekoloji profesörü olduğunu ifade etti. Birçok hocanın adını, özelliklerini soluksuz sıraladı. Hastalığı ile ilgili bilgilere geçildiğinde ayrıntılarda kusur yoktu. Ama insan kendini geri çekip şöyle bir dışardan baktığında bir tuhaflık sezinliyordu. Eski Osmanlıdan gelen bir soyağacı vardı. Neyse, uzun etmeyelim, tam eskilerden, otoriter, her şeye hakim bir profesörle uzun süren bir görüşme oldu. Sonunda fikrimi söyledim. Tedaviye direnç hakkındaki teorileri vs. gayet bilimsel açılardan birlikte ele aldık. Tedavi için konsülte ettik. Sonunda odayı terk etmek üzere ayağa kalktı. Ben de kalktım. Büyük bir çaba ile kapıya kadar eşlik ettim. Elini öpüp alnıma koymam için hamle yaptı. Hani bayandır belki ayıp olur diye düşünmesem onu da yapacaktım. Nazikçe elini sıkarak yolcu ettim. Birkaç dakika sonra orta yaşlı bir adam odaya girdi. “Az öne çıkan bayan hakkında konuşmak istiyorum.” dedi. Hastalarıma dair konuşmak istemediğimi söyledim. Hasta hakkında benden bilgi almayacağını sadece birkaç dakika bilgi vereceğini ifade etti. Bir de oğlu olduğunu söyleyince buyur etmekten başka çare kalmadı. “Size profesör olduğunu söyledi, değil mi?” diye sordu. Cevabımı beklemeden “Jinekoloji hocası olduğunu da ekledi mi?” diye devam etti. Osmanlı geçmişinden, diğer tıp profesörlerinin şeceresinden, neden bahsettiyse de hepsini teker teker sıraladıktan sonra en nihayetinde hafif aldırmaz ama daha çok utanan bir yüz ifadesiyle “Tümü yalan!” deyiverdi. Hafiften bir elektrik çarpmasına uğradım sanki. Yıllardır gittiği her doktora aynı şeyleri söyler ve inandırırdı. Ne yapmalıydım? Düşündüm. Bir sonraki seansa dek ellememekte ama ikinci seansı hemen ertesi güne organize etmekte karar verdim. Günler süren bir muayene sürecinden çıkan sonuç kocaman bir sifilizdi. Hastam yalan söylemiyor. Anılarındaki boşlukları dolduruyordu. Meslek hayatımda birçok yalancı görmüştüm. Ama hiçbirisi mutlu değildi… Kimisi bizim profesör gibi organik, kimisi sosyal, kimisi psikolojik nedenlerle derin açmazlar içindeydi.

Nostalji

Nostalji… Geçmiş yaşantılara dalmaktan zevk almak… Zaman zaman öğle yemeklerinde buluştuğumuz yaşlı bir grup dostum vardır. Hemen her toplantıda birimiz eksilir ve onun anısı tazelenir. Grup oldukça bilge insanlardan oluşur. Birçoğu ülke üst düzey yönetiminde yer almıştır. Kaybedilen dostun arkasından bir süreliğine ama geçici bir süreliğine nostalji yaşanır. Geçmişten söz ederler. Derler ki, “gelecek hesabı hafiften kapandı. Artık elimizde geçmişten başka az şey kaldı”. Ben ise aralarında görece genç bir doktor olarak onların geçmişten anlatırken duydukları hazzı teneffüs eder mutlu olurum. Sonra bir nedenle fark ederler ki, bilge insanlar deneyimleri ile ülke geleceğine ışık tutmakta, Varlıkları aşırı anlam taşımaktadır. Bu anımsamaya paralel olarak nostalji dozu azalır ve geleceğe, özellikle de ülke geleceğine dair derin muhabbetler açılır. Nostalji derken aklıma gelen ilk öykü bu oldu. Bir ikincisi ise çok sıkıntılı zamanlarımda çocukluk ve gençlik yıllarıma ait fotoğraflara bakmaktan duyduğum zevktir. Adeta tüm acılarımı unutturur o anlar. Hele bir de o anıları paylaşan bir sevgili dost varsa yanımda bir de beni dinliyorsa can kulağı ile değmeyin keyfime. Sizin aklınıza ne geldi? Bilmem ama anılarınız canlandıran müzik parçalarından söz eder gibisiniz. Demek nostalji antidepresan nitelikte bir duygusal durum. Genelde beyinde amigdala hipokampüs gibi hafıza ilgili alanların üstlendiği bir işlev olduğu kanısındayım. “Benim de bir değerim var!” dersiniz. Peki ya buna ihtiyaç duyulmasına ne dersiniz? Bir depresyon hali yoksa antidepresan ne yapsın ki? Değil mi? Demek aşırı nostalji temelde bir depresyon göstergesi olsa gerek… Bir başka ifadeyle işe yaramazlık, geleceğin son bulması, her şeyin geçmişte aranması, yetersizlik hislerinin tavan yapması ile nostalji alakalı. Eğer geçmişte gözlenen şey şatafat ise hatta insan oraya saplanıp kalabilmektedir. Sanki geçmişte yaşanmış başarısız dönemler silinmiştir. Elbette insan geçmişiyle zamanda bir süreklilik arz eder. Orada meydana gelen kesintiler travmatik sayılabilir. Bu noktada yurt dışına göç edenlere de bir bakın! Kendisine gelecek vadeden bir ülkeye göç edilmişse, çok az insan geçmişine yani orijinal ülkesine geri dönmeyi yeğlemektedir. Hafiften nostalji ise geriye kalan depresyonu ört-bas etmektedir. Ama eğer bulunduğunuz anda ve yerde gelecek kaygısı artarsa nostaljik şiddetlenme ve geri göç eğilimi gözlenebilmekte. Demek nostaljinin ölçüsünde yaşandığı, depresyonun katlanılabilir seviyede olduğu, gelecek vadeden bir dünyada yaşamak çok güzeldir. Buna karşın geleceğin yok olduğu bir âlemde yaşamak, nostaljinin acı ile karışık gözyaşlarına gömülmekten başka nedir?

İçgörü ve büyüklenmecilik

İçgörü ve büyüklenmecilik… Psikiyatride içgörü son derecede önemli bir kavramdır. En genel anlamda kişinin hasta olduğunu kabul etmesi ve hastalığının belirtilerine hâkim olması olarak tanımlanabilir. Hastalıktan kurtulmaya çalışmak içgörüde ileri bir aşamadır. Varlığı hastalıkla başa çıkmada büyük avantajdır. Haliyle, yokluğu dezavantajdır. Yunus Emre’nin sözü ne güzel özetler konuyu:

Psikiyatri bilim midir? Sanat mıdır?

Psikiyatri bilim midir? Sanat mıdır? Geçenlerde “basit tip şizofreni” tanısı koyduğum genç bir hasta için asistanlarımla ciddi bilimsel tartışma yaşadık. Onlar tanıda benimle hem fikir değildi. Doğrusu ispatlamakta zorlanıyordum. Zira elimde yılların birikimi gözlemlerime dayalı klinik deneyimden başka bir şey yoktu.

Geçmişin hesabını sormak

Geçmişin hesabını sormak… O gerçek bir entelektüeldi. Öyle ki, 1982 yılının Nobel ödülünü Gabriel Garcia Marquez’in kazanacağını daha sonuçlar ilan edilmeden tahmin edebilmişti. Ve o yıllarda biz 22-23 yaşlarında idik. Ve hatta okur-yazar oranı utanılacak düzeyde bir ülkede idik. 12 Eylül öncesi yıllardan söz ediyorum. Günde on beş, yirmi fidanın devrildiği dönemlerden. Şimdiki neslin anneleri-babalarından.

Abdullah dedem ve ben

Abdullah dedem ve ben… Doğuştan olgun insanlar vardır. Diğerlerine ışık tutar sessizce. Adeta karanlık ve deli dalgaların arasından sıyrılıp sıcaklık ve güven ışıyan deniz fenerleri gibi. İşte dedem öyle bir insandı. O kadar çok anı var ki onunla ilgili ama bitmemiş hiç bir hesap olmaksızın. Maraş’ta yaşadığımız sokağa adını vermiştir. Yörükselim Mahallesi Başkonuş Sokak. Ah o sokak… Ve anılar sökün ediyor ruhuma şu an. Aklıma gelen anılardan birisi şudur: Sokağımız Alevi mahallesi ile sınır idi. Bir ucunda bir Alevi dedesi saz yapar satardı. O dükkanın ve taze oyulmuş o sanat eseri sazların yaz sıcağı ile dolu enfes kokuları hala burnumdadır. Sekiz ya da dokuz yaşımda idim. Kendime bir saz almak için yüreğim yanıp tutuşuyordu. Hatırlamıyorum kaç para idi saz o zamanlarda… Ve fakat iyi bilirim bende sadece sokakta satılan külahı 25 kuruşluk dondurmaya yetecek para vardı. Dedem bir ziraat teknisyeni idi. Yoksul Başkonuş orman köyünden çıkmış kendi bileğinin hakkı ile ta Adana’da mektep okumuştu. Memurdu. Ama o parasının bereketine inanmazdınız. Görece kalabalık bir ailenin yemesi, içmesi, gezmesi, teyzelerimin okuması falan mucize gibi bir şeydi o paraya sığan. Yapabileceğim tek şey ondan borç almaktı. Peki ya geri ödemenin yolu ne olacaktı? Çareyi bulmuştum. Evimiz, yani dedemin evi hastaneye yakındı. Bir de küçük bir ambarı vardı. Dedemden alacağım borç ile halden karpuz alıp ambara yığacak, sonra da hastane bahçesinde bekleyenlere dilim-dilim satacaktım. Elde edeceğim karla saz alacak artan parayla da borcumu ödeyecektim. Uzun etmeyeceğim, sevgili ve biricik dedem projeyi beğenmiş, büyük bir titizlikle desteklemişti. Sonuç tam bir başarı idi. Bana duyduğu saygı, güven ve o derin sevgi… Kendimi tutmakta zorlandığım bir andayım burada, gözlerimde iki damla yaşla. Dedem ve ben… Nur içinde yat e mi sen. Tam bir Cumhuriyet çocuğu idi o. Aydın, özverili, ümitli ve cesur. Bana empoze ettiği değerlerin hatırına anmak ve o sıcak duyguları sizlerle paylaşmak istedim bu kez. Kim bilir, bu öykü belki hala aramızdan birilerine ışık tutar ümidiyle…

Nefret

Nefret… Psikolojik açıdan bakılırsa denilir ki; kişi hazzı engelleyen şeylerden nefret eder… Ya da aşırı veya hastalıklı hazza yol açıp içsel çatışmaları alevlendiren şeylerdir nefretin kaynağı. Mesela, ensestiyöz içerikli kompleksleri alevlendiren insan, imaj, fikir, duygu her ne ise kişi ondan nefret eder… Belki de kafanızdaki şablonlara ters düşen, anlamadığınız, anlamak için efor sarf etmek zorunda olduğunuz her şeyden nefret edersiniz. Yıkıcı bir duygudur nefret. Nefret edilen şeyi yok etmeyi hedeflersiniz. Sosyolojik açıdan ele almaya çalıştığımda, elindeki artı değeri, ayrıcalıkları, kaptırmaktan korkmaya başlayan kişi ya da sınıf ya da milletler tehdide yol açan insan, sınıf, millet ya da şeylerden nefret eder gibi gelir bana. Biyolojik açıdan bakıldığında ise ruhsal ve bedensel bütünlüğü tehdit eden şeylerden nefret edilir ve nefret duygusu beynin alın lobunun orta girintisi (middle frontal gyrus) tarafından opere edilir denmekte. Demek nefret bazen koruyucu olabilmekte, ama çoğu zaman hastalıklı ve yıkıcı bir duygu olagelmekte. Üstelik öyle kısa süreli de değil. Geldiğinde öylece yapışıp kalmakta. Nefret edilen şeyin bilinç dışına bastırılıp unutulduğu, ancak onu çağrıştıran şeylerden hareket edilerek kaynağa ulaşabildiği de akılda tutulmalıdır. Bastırıp unutma ihtiyacı duyduğuna göre insan nefret etmek istemez demek! Öyle mi dersiniz? Kiminiz evet diyor buna kiminiz şiddetle itiraz eder gibi… İtiraz edenlere de bir bakın. “Ama nefretin tatminine elverişli bir ortam doğduğunda nasılda alevlenir o bilinçaltı… Dediklerini duyar gibiyim. Şu savaşlara bir bakın. Nefretin doruklarda dolaştığı o enstantaneler… Ah o nefret, doymak bilmeyen nefret! Oysa yüce ruhların ortak özelliği nefretten arınmış olmaktır der diğerleri. Victor Hugo ustanın Sefiller’i nefretten arınmaya çalışan ruhları anlatır bir bakıma. Değil mi? Gerçeği yakalamak isterseniz her türlü kör edici duygudan uzaklaşmak gerekmez mi? Nefret bunların başında gelmez mi? Şimdi her şeyi bir yana bırakın, kendi ruhunuza dönün bir bakın… Nefretinizle tanışın ve sevgiyi nasılda ezip geçtiğine tanık olmaya çalışın. Şimdi sıra nefretinizin size kazandırdıklarında ve sevginizle kıyaslamakta… Bir de farklı açıdan yaklaşın acaba marifet sevilen biri mi yoksa nefret edilen mi olmakta. Cevap açık değil mi? O halde neden işe bir yerlerden başlanmamakta? Tabi ki sizlere ve bizlere yüce ruhlardan olmak yakışmakta… Koruyucu nitelikli nefret gelince, en iyisi gereğinde ondan vazgeçmekte… O da eksik kalsın demekte!