Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Satranç ve psikiyatri

Satranç ve psikiyatri… Her ne kadar eski ilgiyi korumasa bile şahane bir oyundur satranç. Açılış, oyun ortası, oyun sonu, piyon, şah, vezir, “gambit” (açılıştan alet feda ederek avantaj elde etme), “zugzwang” (ne yaparsan yap kaybedersin hali), daha nice terimler hayatta karşılığı olan…

İntihar

İntihar… Değişik nedenlerle intihar edilmektedir. Sosyal, ekonomik, politik, psikolojik ve biyolojik nedenler sıralanabilir. Tüm bunların ortalama özelliklerinden söz etmeye çalışacağım. Belki de insanoğlunun kendine verdiği değerin maksimum düzeyini gösterir. “Her şey ve hatta kendi bedenim, zaman-mekân, geleceğim bile bana ait” diyenlerin işidir. Kendinize ne kadar çok değer atfederseniz, ümitsizlik ve çaresizlik o kadar büyük etki yaratır. Düşünün bir kez ancak Tanrı hiç ümitsizliğe ve çaresizliğe kapılmaz. Kendini o noktada değerli görenlerin ümitsiz ve çaresiz bir durumda hissedeceği şeyi bir hayal edin. Güzelliğini yitirme korkusu taşıyan bir sinema oyuncusu kadın mesela, ya da iktidarını kaybetmekte olan megaloman bir politikacı, ölümle burun buruna olduğunu hisseden, kendisine ölümsüzlüğü biçmiş bir önemli! Kanser hastası, parasıyla herkesi satın aldığına inanmış bir müflis iş adamı hayal edin. Aklınıza gelen hiç mi örnek yok? Bence olmalı… Bir hatırlayın bakalım intihar edenlerin ardından ne geçer aklınızdan? İntihar edenlerin arkasından fazlasıyla “ukala” insanmış diye düşünenler yok mu aranızdan? Detaylara bir bakmak gerekir. Bir anda gözü kararıverir insanın. Camdan aşağı atıverir kendini. Düşerken pişmanlık hisseder mi? Düşüp te sağ kalanlara bakılırsa, evet, pişmanlık hissi vardır onlarda. Toplumsal ve/veya önem verilen kişilerde psikolojik etki hayal edilmektedir. Yaptıklarından dolayı ne kadar da azap çekeceklerdir. Kahrolmaları istenmektedir. Cehenneme kadar yolları vardır. Kurtarıcı şeylere de bir bakın! Kızımı düşündüm son anda! Ah oğlum olmasaydı! vs. vs. derler çoğunlukla. Bir de bakarsınız ki hayata tutunmaları da narsisizmin bir ürünü olmakta. Kendilerinden çok sevdikleri ama kendilerine ait insan ya da objelere tutunmakta… İntihar girişimine önlem almak mümkün müdür? Bu soru hep sorulur. Bence risk altında olanlar bellidir. Daha önce girişimi olanlar, fikir düzeyinde bile olsa aklından ciddi şekilde intiharı geçirenler, Psikiyatrik ya da organik bir hastalığı olanlar, maddi kaybı büyük olanlar, prestijini yitirenler vs. hepsi risk altındadır. Çare olarak evvela şu en büyük zaaftan, bencillikten, büyüklenmecilikten, kibirden kurtulmak gerekir. En büyük günah olması belki de narsisizmin son perdesi olmasındandır. Ümidini kaybedenler son bir çift sözüm var… Hayat her ne kadar sonu olan bir şey ise de yaşanması gerekir. Unutulmamalıdır ki, yarın ne olacağını ancak Allah bilir…

Boyun eğdirmek

Boyun eğdirmek… Ezmek, bastırmak… İngilizce’si “quell”… En isyankar bir varlık bile aslında milyonlarca doğal kurala boyun eğmiş ilerler… Sözünü edeceğim şey doğal kurallar olmayacaktır. Sosyolojik kurallara da bir bakın! Nasıl da hayatımızı sarıvermişlerdir. Girdiğimiz sınavlardan, adab-ı muaşeret yasalarına ve hukuksal kanunlara dek sayısız, uyduğumuz, uymak zorunda olduğumuz kurallar… Onlardan da söz etmeyeceğim. Benim sözüm ikili insan ilişkilerine dair… Birinin diğerine boyun eğdirmesinden, ezmesinden söz edeceğim… Bir erkek çocuk düşünün. Ailenin en büyük çocuğu olsun. Ali diyelim. Kendisinden altı-yedi yaş küçük bir de kız kardeşi… Onun adı da Fatma imiş. Babalarının her istediğin yaptıran, dominant bir kişiliği varmış mesela. Ali babanın ve içinde yaşadığı toplumun bir uzantısı olarak Fatma üzerinde hakimiyet kurmak istermiş. Babasının yaptığı gibi istediği her şeyi yapmasını emredermiş. Fatma buna şiddetle direnir, Babaya şikayet edermiş ve baba Ali’ye şiddet uygularmış. Ali ne yaparmış? Tabi ki bulduğu ilk fırsatta Fatma’nın canına okurmuş. Babanın argümanı şu imiş: “Bu evde kuralları ben koyarım! Sizler ancak bana şikayet etmek yetkisine sahipsiniz!” Ali’nin şikayet etmeye, Fatma’nın gözünde küçük düşmeye hiç niyeti yokmuş. Babanın Ali’ye, Ali’nin Fatma’ya uyguladığı şiddetin dozu gün geçtikçe artmakta imiş. Arada sevgi, saygı, yüce ne kadar değer varsa hepsi bitmiş… Ta ki, bir gün Ali kardeşine sert bir obje ile vurup bayılmasına yol açmasına dek uzamış bu aile içi şiddet. Ali, Fatma’nın ölümünden korkup dehşete kapılmış… Ve şiddete son vermiş. Adeta onu öldürecek güçte olduğunu egzersiz etmenin verdiği öz güven bu son noktayı koymakta derin bir yer taşırmış. Demek birinin diğerine boyun eğdirme çabası kendi gücünü egzersiz etmek amacıyla olmakta, kendine güveni az olanlarda ise bu hale sıkça rastlanmakta… Malum, usta güreşçi kavgaya girmemekte, girerse rakibin öleceğinden korkmakta. Öyle anlıyorum ki, kuralları sadece ve sadece Yaratan koyduğunda herkes koşulsuz boyun eğmekte… Toplumsal kurallara karşı yaşanan devinime tarih denmekte, ama bireyin bireye uyguladığı kurallara boyun eğmek ise insan tabiatında kendine yer bulamamakta. Bu anlattığım hikayede Fatma’nın onurlu duruşuna şapka çıkartırken, Ali’ye kader kurbanı demekten başka ne gelir elden. Şiddet uygulamadan olur muydu? Hem toplum, hem de baba onu yap derken… Bazen boyun eğenleri görürsünüz. Şaşar kalırsınız. Ezen-ezilen ilişkisinin ne mene bir şey olduğuna tanık olursunuz. “Sen beni gücünle ez!” Der altta kalan!” Ben de sana yerine getiremeyeceğin taleplerimle gücünün çapını daha doğrusu çapsızlığını yaşatayım her an…

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD

Travma sonrası stres bozukluğu… İngilizcesi PTSD (Posttraumatic Stress Disorder)… Bazı acımasız anılar hatta rüyalar vardır ki iz bırakır. Saldırıya uğrarsınız, ya da bir felakete maruz kalırsınız.

Vefa

Vefa… Yapılan iyiliği unutmamak… İhtiyaç içinde olduğunuz bir an vardır, işte o anda size bir el uzanır, o eli unutmak mümkün mü? Vefalı olmak bir meziyettir. Vefasız olmak ise sadece sefilliğin göstergesidir. Zaten benim hakkımdı! Diyenlere sözüm yoktur. Oysa vefalı insan bilir ki, yapılan iyilik, iyiliği yapanın birikiminden size verilmiş karşılıksız bir hediyedir. Yılların birikimi altın tepside sunulur. Buna karşılık vermemek ne kadar da büyük ihanettir. O iyiliklerdir ki sizi bu güne getirmiştir. Annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, arkadaşlarınızı, dostlarınız bir düşünün… İhtiyacınızı nasılda kavrar ve sessizce nasıl da destek olur, yanınızda beliriverirler. Bana el veren hocalarımı hatırlıyorum. Ayhan Songar hocayı mesela, acaba diyorum, onun karşılık beklemeyen dost sıcaklığı olmasaydı, olur muydu? Amerika’da onca yıl kalabilmek mümkün olur muydu? Her şeyi ben yaptım demek mümkün mü? Sistemin, sosyal ortamın dışına itildiğim o yıllarda Günsel Koptagel hocanın cömert desteği olmasa olur muydu? Sisteme yeniden entegre olabilir miydim? Suzan Nadi olmadan Washington’da NIH de pozisyon bulmak olabilir miydi? Sevgili kayınvalidemin ve kayınpederimin cansiperane savunmaları olmasaydı olur muydu? İsim isim saymak istediğim o kadar insan var ki… Vefa borcumu nasıl ödeyeceğimi bilemediğim o kadar çok insan kendi hayatımda… Vefa hissi olmadan ulus olur muydu? Birbirine etinden tırnağından, yeri geldiğinde canından veren insanlar… Peki, tümü insan mı vefa borcumuz olan… Yaratan olmasaydı olur mu mesela? Ya da doğa olmadan… Onca iyilik niye yapılır ki zaten? Biraz vefa değil mi istenen altı astarı… Vefasızlık bana yakışmaz diyenlere ithaf olsun bu yazı…

Dört dörtlük insan

Dört dörtlük insan… Hep hastalıktan bahsettik, ya sağlık nedir? Ruhsal sağlığı tarif etmek çok zor bir şeydir. Ama üzerinde düşünmek gerekir. Unutmamalıdır ki, sağlığı ileri derecede bozulmuş bir insanda bile sağlıklı bir dünya mutlaka vardır. Buna her patogenezde bir salutogenez vardır denir. Gelin bir ideali, dört-dörtlük insanı tarif etmeye çalışalım. Sabırlıdırlar, ama hiç bir şeyi yok sayıp unutmaya çalışmazlar, diğerlerinin çıkarlarını, dertlerini en az kendilerininki kadar ciddiye alırlar, kendi yetersizlikleri, yeteneksizlikleri de dâhil her şeyin komik tarafını görebilirler, eğlenmeyi bilirler, zamanı geldiğinde kadere boyun eğebilirler, ama çıkış için çalışırlar, mesela kansere karşı onların boynu bükük fakat emeği boldur, boş vakit diye bir kavram bilmezler, sıradan olmaktan, beklentilerine sınır koymaktan yanadırlar, merakıdırlar ama dedikoducu olmazlar, vefakârdırlar, kendilerine yapılanları unutmazlar, affedicidirler, hoşgörülüdürler, eleştiride ölçülüdürler, eleştirilmeyi problem etmezler, sıkıntıyı önceden kestirebilir ve tedbir alabilirler, başkasına bağımlı değildirler, kimseyi de bilinçli olarak kendilerine bağımlı etmezler, severler, daha doğrusu sevebilirler, sevilmekten haz duyabilirler… Bu saydıklarım toplamda olgun insanı tanımlar. O noktadır ki hayali cihan değer… Sıraladıklarım, onların, hayatta, kendi dürtülerine karşı kullandıkları spontane savunmaları ima etmektedir. Kendinizde bu özelliklerin az ya da çok her birinden birer parça olduğunu görüyor olmalısınız. Peki ya arkadaşlarınızda, diğer her hangi bir insanda da her bir parçadan biraz da olsa gözleyebiliyor musunuz? O halde hedef açıktır, eksikleri tamamlamak ve dört-dörtlük insan olmak…

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilik bozukluğu… B tipi kişilik bozukluklarından biridir. Diğerleri anti-sosyal, histrionik, narsisistik olarak sıralanır.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu… Tanı kriterlerine şöylece bir bakalım. Asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılarla, kurallarla, listelerle, organize etme ya da program yapmalarla uğraşırlar. İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmeliyetçilik gösterirler. Kararsızlık en önemli özelliklerindendir. İnisyatif koyamazlar. Bir şeye başlamak ya da sonlandırmak ciddi problemdir. Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermezler. Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz, biriktirirler. Cimridirler. İnatçıdırlar… Her kişilik bozukluğu gibi erken yaşlarda başlar ve “egosintonik”tir. Yani, durumdan sıkıntı duymazlar. O nedenle psikoterapiye yanıt vermeleri için öncelikle sıkıntı hissetmeleri beklenir. Süreç zamana yayılır. Sevdiklerini ya da nefret ettiklerini anlayamazsınız. Hep düz ve nötr bir duydu halindendirler İnanılmaz bilgi birikimleri vardır. Entelektüel olurlar. Mesela aşk hakkında her şeyi bilirler ama aşık olamazlar. Jack Nicholson’ın “As Good As It Gets” filmini izlemeniz öneririm. Komedi tadında çok iyi çalışılmış bir film. Anlayacağınız, bir obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olgusu ile yaşamak bir hayli güçtür. Bereket versin, insana ne duygusal ne de fiziksel zarar vermek akıllarına gelecek en son şeydir. Vicdanları öylesine katıdır ki, zarar verdiklerine karşı dehşetli suçluluk hissederler. Çaresiz bir dert olmadığını hatırlatmak isterim. Psikoterapi özellikle de grup terapisinin yaralı olduğuna inanırım. Bu yazıyı sizlerden gelen talep üzerine ve büyük bir memnuniyetle kaleme aldığımı bildirmek isterim.

Ödül ve ceza

Ödül ve ceza… Bu yazımla biraz da düşünelim bakalım diyorum. Yoralım zihnimizi.. Psikolojinin ana konularındandır, ödül ve ceza… Öğrenmenin, şartlı refleksin esasıdır. Uzun uzun Pavlov’dan söz edecek değilim. Ama adını yazmadan da edemedim. Lise yıllarından hatırlarsınız şu meşhur, ortamda yemek olmadığı halde, zil çalınca salyası akan köpeği… Her neyse, tabi ki normalde hepimiz ödül bekler, cezadan korkar, kaçarız. Mahkemelik olanlar konuyu çok daha iyi hayal edebilir. Hakimin karşısında esas duruşta beklersiniz. Bazıları o anda şöyle düşünebilir; insanoğlu garip yaratık. Hem kendi kendine kanunlar falan icat eder, hem de yarattığı dünyadan kaçmak ister! Bu doğru mudur? Bir düşünelim… Pek de öyle değil gibidir. Ödülün de, cezanın da beyinde özel mekanizmaları olduğunu göre, o dünya insanın “mecburen” yarattığı bir dünyadır. Peki, neden vardır bu mekanizmalar? Belki de neyin cezayı, neyin ödülü getireceğini önceden kestirmek için vardır! Yani insan doğarken beyaz bir sayfa olarak değil, ödül ve cezanın gerekçelerini bilerek, bir başka ifadeyle, kanun kitabı, kara kaplı defteri yazılı olarak geliyor… Üstüne eklenen şey tecrübe oluyor… Geçmişten ders çıkarmak… Onun da beyinde hazır mekanizması olduğunu söylersem inanır mısınız? Bazı insanların, maalesef, doğuştan tecrübe yeteneği yoksunu olduğunu, onlara cezanın caydırıcı değil ve hatta ödülü verene vefadan eser olmadığını bilir misiniz? Peki, sosyal normlar? Dedim ya hepsi beyinde sözünü ettiğim temel mekanizmalarda kendine yer buluyor. Eğer mekanizma arızalıysa ceza da, ödül de, her şey nafile oluyor… Öte yandan bir adım daha atmak gerekirse, belki söz konusu mekanizmaların tetiklediği duygusal yaşantılarda, emosyonlarda sorun vardır diye de düşünebilirsiniz. Ödül hoş bir duyguya, ceza nahoş bir duyguya yol açmıyorsa, bilişsel düzeyde olayı yaşamanın ne yararı olacak ki? Bu dahi beyinde karşılığı olan bir şey… Ne beyinmiş ama değil mi? Dört taraftan kuşatmış adeta bizleri. Eğer sağlıklı iseniz, yerinde ve ölçülü ceza almış, ceza arsızı olmamış, cezadan gülmektense ağlayan birisi iseniz, ama ödüle gülebiliyorsanız, aldığınız ödül de ceza da kara kaplı kitabınızla uyumluysa, kendinizi emin ellerde, güvende ve kainatın huzurlu bir parçası gibi hissedersiniz, karanlık evrende Tanrının mutlu kulu olabilirsiniz.

İletişim

İletişim… İngilizcesi “communication”… Kökeni paylaşmak anlamına geliyor. Fikirleri, duyguları, niyetleri, tavırları, beklentileri, algıları paylaşmak… Konuşma, jest, yazı, davranış; iletişimin yolları…

Korku

Korku… En önemli emosyonlardan birsidir. Sağlık, yaşam, statü, güç, güvenlik, varlık, zenginlik veya değeri olan herhangi bir şey risk altında olarak algılandığında ortaya çıkan duygudur. Böylece kitabi bir giriş yaptıktan sonra özgün fikirlerime geçmek isterim.

Aşk

Aşk… Bu kadar yazı yazıp da aşktan söz etmemek olur mu hiç? Onu ilgisiz bırakmak… Olmayacak şey. Müthiş bir bağlılıktır aşk. Koşulsuz, öylece bağlanırsınız. Belki de en güçlü duygu… Sanki aşık olduğunuz şeyle aranızda kopmaz, delice bir kimyasal reaksiyondur o. Birden içinde bulabileceğiniz gibi, kendinizi, zamanla yeşerebilir de… Yaşamın anlamlı olduğunu hissedersiniz. Ölüm önemini yitirir. Yüreğiniz fazladan bir kez daha çarpar. Ulaşamadığınız şeydir aynı zamanda, gerçeği yüreğinizle bulduğunuz an. Beyninizin her türlü kıskacından kurtulduğunuzu hissedersiniz. Muhteşem bir özgürlüktür aşk. Aşık olmayanın anlayamayacağı şeyler vardır. Hayatın anlamı gibi mesela. Mesela enerjinizin sınırsızlığını hissedersiniz. Başaramayacağınız şey yoktur aşk içinde. Adeta uçarsınız. Uzayın derinliğinde, yıldızların ışıltısında ve derin ve aşkın bir müzik eşliğinde sevişmektir aşk. Nirvana’dır bir anlamda. Vecd’dir. Bir yaşayanın bir daha, bir daha, hatta ölene dek isteyeceği bir haldir. Zaman oyuncak olur aşkta. Onunla ışık hızına ulaşır, onsuz geçmek bilmeyen, hantal bir maddedir adeta. Randevuya bir saniye bile geç gelmesine tahammül edemezsiniz. Onunlayken saatlerce, ama günlerce konuşabilir, hatta hiç bir şey yapmadan öyle göz-göze bakabilirsiniz. Mekan mı? Güldürmeyin insanı! Aşkta mekan olur mu? Zaman yok, mekan yok peki ya etraftaki insanlar? Aslında biliyor musunuz? Onlar da yoktur aşkta. Demek boyutların tamamı alt üst olmuştur. Bundan daha güçlü bir duygu varsa beri gelsin! Ne mutlu aşkı tadanlara, ne mutlu onu ölene dek yaşayanlara. Aşkına kavuşanlara ne mutlu… Bazı insanlar ola ki gözleri vardır görmezler, kulakları vardır duymazlar. İşte onlar aşkı yaşamamış olan gerçek fakirlerdir aslında. Ruh sağlığınızın iyi olmadığı bir anda, geçmişinize bakın. Aşkı deneyim edinmişseniz eskilerde, emin olun sağlığınıza kavuşabilecek potansiyeliniz vardır demek ki… İşte bu kadar da iddialıyım… Sevebilmek… Ne demek? Şüphesiz en önemli donanımdır. Hele de aşk… Yücelerin yücesi bir ruhun volkanik dağı gibidir. Sönmüş sanmaya görün! Ne heybetli bir potansiyel içerir o… Aşkı okurken, düşünürken, başınızın döndüğünü hissedersiniz. Şu anda sizlerde ve ben de olduğu gibi… Ve hemen Mevlana’yı hatırlarsınız. Allah’ın insana verdiği en güzel, en yüce yetenektir aşk. Umarım derin düşüncelere dalmadınız. Zira tekrar hatırlatmak istiyorum, unutmayın ki aşkı düşünerek değil, yüreğinizle ve yaşayarak kavrar ve anlarsınız…