Özgün Felsefi Psikiyatrik Aforizmalar

Dört dörtlük insan

Dört dörtlük insan… Hep hastalıktan bahsettik, ya sağlık nedir? Ruhsal sağlığı tarif etmek çok zor bir şeydir. Ama üzerinde düşünmek gerekir. Unutmamalıdır ki, sağlığı ileri derecede bozulmuş bir insanda bile sağlıklı bir dünya mutlaka vardır. Buna her patogenezde bir salutogenez vardır denir. Gelin bir ideali, dört-dörtlük insanı tarif etmeye çalışalım. Sabırlıdırlar, ama hiç bir şeyi yok sayıp unutmaya çalışmazlar, diğerlerinin çıkarlarını, dertlerini en az kendilerininki kadar ciddiye alırlar, kendi yetersizlikleri, yeteneksizlikleri de dâhil her şeyin komik tarafını görebilirler, eğlenmeyi bilirler, zamanı geldiğinde kadere boyun eğebilirler, ama çıkış için çalışırlar, mesela kansere karşı onların boynu bükük fakat emeği boldur, boş vakit diye bir kavram bilmezler, sıradan olmaktan, beklentilerine sınır koymaktan yanadırlar, merakıdırlar ama dedikoducu olmazlar, vefakârdırlar, kendilerine yapılanları unutmazlar, affedicidirler, hoşgörülüdürler, eleştiride ölçülüdürler, eleştirilmeyi problem etmezler, sıkıntıyı önceden kestirebilir ve tedbir alabilirler, başkasına bağımlı değildirler, kimseyi de bilinçli olarak kendilerine bağımlı etmezler, severler, daha doğrusu sevebilirler, sevilmekten haz duyabilirler… Bu saydıklarım toplamda olgun insanı tanımlar. O noktadır ki hayali cihan değer… Sıraladıklarım, onların, hayatta, kendi dürtülerine karşı kullandıkları spontane savunmaları ima etmektedir. Kendinizde bu özelliklerin az ya da çok her birinden birer parça olduğunu görüyor olmalısınız. Peki ya arkadaşlarınızda, diğer her hangi bir insanda da her bir parçadan biraz da olsa gözleyebiliyor musunuz? O halde hedef açıktır, eksikleri tamamlamak ve dört-dörtlük insan olmak…

Borderline kişilik bozukluğu

Borderline kişilik bozukluğu… B tipi kişilik bozukluklarından biridir. Diğerleri anti-sosyal, histrionik, narsisistik olarak sıralanır.

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu

Obsesif Kompulsif Kişilik Bozukluğu… Tanı kriterlerine şöylece bir bakalım. Asıl amacını unutturacak derecede ayrıntılarla, kurallarla, listelerle, organize etme ya da program yapmalarla uğraşırlar. İşin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmeliyetçilik gösterirler. Kararsızlık en önemli özelliklerindendir. İnisyatif koyamazlar. Bir şeye başlamak ya da sonlandırmak ciddi problemdir. Ahlak, doğruluk ya da değerler gibi konularda vicdanının sesini aşırı dinler ve esneklik göstermezler. Özel bir değeri olmasa bile eskimiş ya da değersiz şeyleri elden çıkartamaz, biriktirirler. Cimridirler. İnatçıdırlar… Her kişilik bozukluğu gibi erken yaşlarda başlar ve “egosintonik”tir. Yani, durumdan sıkıntı duymazlar. O nedenle psikoterapiye yanıt vermeleri için öncelikle sıkıntı hissetmeleri beklenir. Süreç zamana yayılır. Sevdiklerini ya da nefret ettiklerini anlayamazsınız. Hep düz ve nötr bir duydu halindendirler İnanılmaz bilgi birikimleri vardır. Entelektüel olurlar. Mesela aşk hakkında her şeyi bilirler ama aşık olamazlar. Jack Nicholson’ın “As Good As It Gets” filmini izlemeniz öneririm. Komedi tadında çok iyi çalışılmış bir film. Anlayacağınız, bir obsesif kompulsif kişilik bozukluğu olgusu ile yaşamak bir hayli güçtür. Bereket versin, insana ne duygusal ne de fiziksel zarar vermek akıllarına gelecek en son şeydir. Vicdanları öylesine katıdır ki, zarar verdiklerine karşı dehşetli suçluluk hissederler. Çaresiz bir dert olmadığını hatırlatmak isterim. Psikoterapi özellikle de grup terapisinin yaralı olduğuna inanırım. Bu yazıyı sizlerden gelen talep üzerine ve büyük bir memnuniyetle kaleme aldığımı bildirmek isterim.

Ödül ve ceza

Ödül ve ceza… Bu yazımla biraz da düşünelim bakalım diyorum. Yoralım zihnimizi.. Psikolojinin ana konularındandır, ödül ve ceza… Öğrenmenin, şartlı refleksin esasıdır. Uzun uzun Pavlov’dan söz edecek değilim. Ama adını yazmadan da edemedim. Lise yıllarından hatırlarsınız şu meşhur, ortamda yemek olmadığı halde, zil çalınca salyası akan köpeği… Her neyse, tabi ki normalde hepimiz ödül bekler, cezadan korkar, kaçarız. Mahkemelik olanlar konuyu çok daha iyi hayal edebilir. Hakimin karşısında esas duruşta beklersiniz. Bazıları o anda şöyle düşünebilir; insanoğlu garip yaratık. Hem kendi kendine kanunlar falan icat eder, hem de yarattığı dünyadan kaçmak ister! Bu doğru mudur? Bir düşünelim… Pek de öyle değil gibidir. Ödülün de, cezanın da beyinde özel mekanizmaları olduğunu göre, o dünya insanın “mecburen” yarattığı bir dünyadır. Peki, neden vardır bu mekanizmalar? Belki de neyin cezayı, neyin ödülü getireceğini önceden kestirmek için vardır! Yani insan doğarken beyaz bir sayfa olarak değil, ödül ve cezanın gerekçelerini bilerek, bir başka ifadeyle, kanun kitabı, kara kaplı defteri yazılı olarak geliyor… Üstüne eklenen şey tecrübe oluyor… Geçmişten ders çıkarmak… Onun da beyinde hazır mekanizması olduğunu söylersem inanır mısınız? Bazı insanların, maalesef, doğuştan tecrübe yeteneği yoksunu olduğunu, onlara cezanın caydırıcı değil ve hatta ödülü verene vefadan eser olmadığını bilir misiniz? Peki, sosyal normlar? Dedim ya hepsi beyinde sözünü ettiğim temel mekanizmalarda kendine yer buluyor. Eğer mekanizma arızalıysa ceza da, ödül de, her şey nafile oluyor… Öte yandan bir adım daha atmak gerekirse, belki söz konusu mekanizmaların tetiklediği duygusal yaşantılarda, emosyonlarda sorun vardır diye de düşünebilirsiniz. Ödül hoş bir duyguya, ceza nahoş bir duyguya yol açmıyorsa, bilişsel düzeyde olayı yaşamanın ne yararı olacak ki? Bu dahi beyinde karşılığı olan bir şey… Ne beyinmiş ama değil mi? Dört taraftan kuşatmış adeta bizleri. Eğer sağlıklı iseniz, yerinde ve ölçülü ceza almış, ceza arsızı olmamış, cezadan gülmektense ağlayan birisi iseniz, ama ödüle gülebiliyorsanız, aldığınız ödül de ceza da kara kaplı kitabınızla uyumluysa, kendinizi emin ellerde, güvende ve kainatın huzurlu bir parçası gibi hissedersiniz, karanlık evrende Tanrının mutlu kulu olabilirsiniz.

İletişim

İletişim… İngilizcesi “communication”… Kökeni paylaşmak anlamına geliyor. Fikirleri, duyguları, niyetleri, tavırları, beklentileri, algıları paylaşmak… Konuşma, jest, yazı, davranış; iletişimin yolları…

Korku

Korku… En önemli emosyonlardan birsidir. Sağlık, yaşam, statü, güç, güvenlik, varlık, zenginlik veya değeri olan herhangi bir şey risk altında olarak algılandığında ortaya çıkan duygudur. Böylece kitabi bir giriş yaptıktan sonra özgün fikirlerime geçmek isterim.

Aşk

Aşk… Bu kadar yazı yazıp da aşktan söz etmemek olur mu hiç? Onu ilgisiz bırakmak… Olmayacak şey. Müthiş bir bağlılıktır aşk. Koşulsuz, öylece bağlanırsınız. Belki de en güçlü duygu… Sanki aşık olduğunuz şeyle aranızda kopmaz, delice bir kimyasal reaksiyondur o. Birden içinde bulabileceğiniz gibi, kendinizi, zamanla yeşerebilir de… Yaşamın anlamlı olduğunu hissedersiniz. Ölüm önemini yitirir. Yüreğiniz fazladan bir kez daha çarpar. Ulaşamadığınız şeydir aynı zamanda, gerçeği yüreğinizle bulduğunuz an. Beyninizin her türlü kıskacından kurtulduğunuzu hissedersiniz. Muhteşem bir özgürlüktür aşk. Aşık olmayanın anlayamayacağı şeyler vardır. Hayatın anlamı gibi mesela. Mesela enerjinizin sınırsızlığını hissedersiniz. Başaramayacağınız şey yoktur aşk içinde. Adeta uçarsınız. Uzayın derinliğinde, yıldızların ışıltısında ve derin ve aşkın bir müzik eşliğinde sevişmektir aşk. Nirvana’dır bir anlamda. Vecd’dir. Bir yaşayanın bir daha, bir daha, hatta ölene dek isteyeceği bir haldir. Zaman oyuncak olur aşkta. Onunla ışık hızına ulaşır, onsuz geçmek bilmeyen, hantal bir maddedir adeta. Randevuya bir saniye bile geç gelmesine tahammül edemezsiniz. Onunlayken saatlerce, ama günlerce konuşabilir, hatta hiç bir şey yapmadan öyle göz-göze bakabilirsiniz. Mekan mı? Güldürmeyin insanı! Aşkta mekan olur mu? Zaman yok, mekan yok peki ya etraftaki insanlar? Aslında biliyor musunuz? Onlar da yoktur aşkta. Demek boyutların tamamı alt üst olmuştur. Bundan daha güçlü bir duygu varsa beri gelsin! Ne mutlu aşkı tadanlara, ne mutlu onu ölene dek yaşayanlara. Aşkına kavuşanlara ne mutlu… Bazı insanlar ola ki gözleri vardır görmezler, kulakları vardır duymazlar. İşte onlar aşkı yaşamamış olan gerçek fakirlerdir aslında. Ruh sağlığınızın iyi olmadığı bir anda, geçmişinize bakın. Aşkı deneyim edinmişseniz eskilerde, emin olun sağlığınıza kavuşabilecek potansiyeliniz vardır demek ki… İşte bu kadar da iddialıyım… Sevebilmek… Ne demek? Şüphesiz en önemli donanımdır. Hele de aşk… Yücelerin yücesi bir ruhun volkanik dağı gibidir. Sönmüş sanmaya görün! Ne heybetli bir potansiyel içerir o… Aşkı okurken, düşünürken, başınızın döndüğünü hissedersiniz. Şu anda sizlerde ve ben de olduğu gibi… Ve hemen Mevlana’yı hatırlarsınız. Allah’ın insana verdiği en güzel, en yüce yetenektir aşk. Umarım derin düşüncelere dalmadınız. Zira tekrar hatırlatmak istiyorum, unutmayın ki aşkı düşünerek değil, yüreğinizle ve yaşayarak kavrar ve anlarsınız…

Ağlamak

Ağlamak… Duygusal, daha doğrusu emosyonel bir reaksiyondur. İnanabiliyor musunuz? Ağlamanın nedeni hala bilinmez… Bu konu aklıma geldiğinde epey bir düşündüm. Gerçekten çok değişik nedenle ağlar insanoğlu. Bir yakının ölümü, karnı acıkmış bir bebeğin hali, kaybedilmiş bir maç, ayrılıklar, sevilen kişi tarafından reddedilmek, ağır bir hastalığa yakalanmak, ağrı duymak vs vs vs… Sanki bir genelleme yapmak isterseniz daha çok yenilmek, kaybetmek den dolayı ağlarsınız. Demek biraz daha zorlarsak, kısaca, eksiklik hissinden dolayı ağlarız diyebilirim. Eksiklik hissi ve gözyaşları arasındaki ilişkiyi destekleyecek bir başka yaklaşım da şu olabilir; malum, ağlayan insana karşı acıma hissedersiniz. Ağlamasına dayanamazsınız. Önce yardım etmek istersiniz. Sonra uzarsa, acırsınız. Nihayet, özellikle de eksikliği hangi alanda hissettiğini anlamıyor ve o nedenle empati kuramıyorsanız kızmaya da başlarsınız. Tüm bunlar ağlayan kişinin size hissettirdiği bizzat kendi eksiklik hissiniz olsa gerekir. Eksiklik hissinizi gideren, söylemesi zor ama baston değneği gibi kullandığınız insanlar vardır, işte onları kaybettiğinizde ağlarsınız. Aynı insanlara hasret duyup aynı mekanizma ile ağlamak gelir içinizden. Sevinçten de ağlarsınız. Sevinirsiniz, çünkü ilginç şekilde eksikliğin üstesinden gelmişsinizdir. Ve fakat aynı nedenle ağlarsınız zira eksiliğinizi, yaşadığınız o hissi hatırlarsınız. En çok depresyona girdiğinizde ağlarsınız. Çünkü eksikliğin en yoğun hissedildiği süreçten geçmektesinizdir. Çok yaşlılar ve çok gençler, çocuklar, hatta bebekler ve kadınlar daha çok ağlar. Çünkü onlar daha kolay eksiklik hissederler!. Aslında, iyi bilinen bir gerçek vardır. O da insanoğlunun zayıf olduğu gerçeğidir. Eksik olmak doğamızda vardır. O halde ağlamaktan öte yapabilecek ne vardır? Demek ağlamak eksikliği inkar değil kabul etmektir. Nefsi köreltmektir. Ne güzel şeydir ağlamak… Şöyle hıçkıra hıçkıra. Ben eksiğim, hatta ben bir hiçim manasına… Eksikliği hissedemeyenlere, kendini dev aynasında görenlere acırım. Acırım içlerine akıttıkları göz yaşlarına…

Şizofren olmak

Şizofren olmak… Koskoca bir başlıktır şizofreni. Psikiyatrinin ana sendromlarından birisi. Tüm şizofren hastalarımı temsilen adına Hasan diyeceğim bir şizofreni olgusundan söz edeceğim. Tam anlamıyla hayali bir olgu olacak.

Yaratıcılık

Yaratıcılık… İngilizcesi “creativity”… Henüz saptanmamış bir görüş açısı ortaya koyma yeteneği diye özetleyebilirim. Yere bir yuvarlak çizip te tepeden bakıldığında kocaman hasır şapkalı bir Meksikalının orada uyumakta olduğunu düşünebiliyorsanız yaratıcı gücünüz fena değil demektir. Bu bir psikolojik test sorusu idi ve ben o soruya değişik açılardan yaklaşamamıştım. Ama rüyamda inanılmaz zor bir uzay geometrisi sorusunu çözebilmiştim. İddialı olacak ama, daha doğrusu bu basit kişisel örnekten büyük bir genelleme olacak ama, buradan öyle anlıyorum ki herkesin bir özel ilgi alanı ve o alanda ciddi yaratıcılık potansiyeli olsa gerekir. Eğer hayattan maksimum zevki almak, o zevki yaşamak istiyorsanız yaratıcı özelliklerinizi mutlaka test etmelisiniz. Wallas, 1926’da basılmış olan Düşünce Sanatı (Art of Thought) adlı kitabında sürecin şöyle ilerlediğini söyler; Probleme odaklanma; süreci bilinçdışına taşıma, dışardan hiç bir şey yapmıyor gibi gözükme; çözümün geldiğini hissetme; ön-bilinçten bilince sıçrayış; nihayet fikrin bilinçte teyidi, ve uygulama… Herkes farklı şeyleri problem ettiğine göre, yaratıcılık herkeste vardır tezinin bir bacağı haklı duruyor; sonra, anatomi kürsüsünde çalışan bir temizlik işçisinin hiç bir özel çaba sarf etmediği halde günün birinde tüm insan kemiklerinin hatta daha fazlasının bilgisine sahip olduğuna bizzat tanık olurduk biz tıp öğrencileri, bu ve benzeri örnekler, bilinçdışı süreçlerin öğrenmede rolü olduğuna ortaya koymaz mı? Demek bizim teorinin ikinci bacağı da yerinde… Hepimizin “dilinin ucuna gelen” şeyler var ya basitçe teorinin üçüncü bacağını tamamlar… Nihayet her aklına geleni ciddiye almaz insanoğlu, bir gözden geçirir haliyle… İşte bu kadar demek herkeste yaratıcı güç potansiyeli vardır. Bir başka ifadeyle yaratıcı güç kimsenin tekelinde de değildir! Gel gelelim eğitim sistemi bunu ne kadar teşvik ediyor? Benim zamanımda başıma gelen bir örneği vererek soruya cevap arayalım. Hani şu rüyamda çözdüğüm soru vardı ya, işte o soru yüzünden 10 üzerinden 2 almıştım! “0” verecekmiş te daha önce aldığımız yüksek notların hatırına “2” vermiş… Aslında sonuç doğru imiş ama “Hoca” ya öğretilen yoldan başka bir yoldan gidilmiş… Bu örnekte bence iki şey yatar; birincisi yaratıcı güce güven olmaz zira “tufa”ya getirilebiliriz, yani kandırılabiliriz, ikincisi de yaratıcı güç ile elde edilen bilgi ya da düşünce, ya da sanat eseri ezber bozar, dolayısıyla hakim görüşe tehdit oluşturur… Ama tüm bunlar sakın sizi engellemesin zira alacağınız doyum muhteşem olacak… Usta şairlerin kelime oyunlarındaki kıvraklıkla ne de güzel dans edilir değil mi?

Baba olmak

Baba olmak… Ana olmaktan zordur babalık. Öyle sanıyorum ki ana olmak genlerin desteği ile standart yani evrensel ve doğal bir hal iken babalık kültürel boyutu ağırlıkta bir sanat. Yani ana olmak doğuştan bilinir ama baba olmak sonradan öğrenilir. Mesela psikiyatri hekimlik pratiğinde baba hakkında sorgularken dede hakkında bilgi almak muhakkak gerekir. Çocuğun gözünde baba bir rol ve işlev makinasıdır. Dağ gibi sırtını yaslarsın. Eve para getiren odur. Savaşır. Korur. Hastalarımdan aldığım izlenime göre, ana-baba-çocuk üçgeninde özelikle baba ile iletişim sorunları ön planda geliyor. Kişilik bozuklukları ile babayla ilişki de aşırı mesafe hissi arasında ilişki olduğunu gözlemişimdir. Öte yandan aşırı samimiyet de tehlikeli duruyor. Özellikle çocuklarda cinsel sorunlara yol açabiliyor. Yine mesela muhtelif yeme bozukluklarından sorumlu tutulduğunu da okuyorum. Sonra da babanın ana ile ilişkisi izleniyor, (monitorize ediliyor). Anaya şiddet uyguluyorsa kötü, uygulamıyorsa iyidir baba. Akıllı analar baba hakkında olumsuz söz etmekten geri duruyor. Çocukta zaten var olan iletişim beklentisinin ağırlığını daha da fazla artırmadıkları için akıllı buluyorum o anaları… Boşanmış annelerde bu hassasiyet daha da büyük önem taşıyor. İletişimden sonra ikinci sorun babaların çocuklardan başarı beklentisi yani çıtanın yüksekliği ciddi sorun gibi duruyor. “Shine” filmini hatırlayın… Genç adam babasının gözüne giremiyor ve sonunda psikoza giriyordu ya, işte o film. Bu noktada babanın çocukta var olan potansiyeli sevgiyle ve teşvikle canlı tutması gerektiğine inanırım. Mesela çocuğa ilgi alanına uygun bir hediye almanın kıymeti paha biçilmez oluyor. Balık merakı olan çocuğa “Seni anlıyorum” dercesine alnına ve sessizce odasına koyulan küçük bir akvaryum mesela, ne kadar etkileyici değil mi? Kim bilir geleceğin önemli bir su ürünleri bilimcisinin ilk anısı oluverir o küçük hediyecik. Ya da geleceğin edebiyatçısı için alınmış kitaplar ve kitaplıklar… Sevgili kızımda birebir etkisini gördüğüm hamlelerdir. Demek, önemli olanın babaların değil, çocukların başarı algısını referans almak olduğunu vurgulamak isterim. Bir başka noktaya daha değinmeden geçemeyeceğim; bence ideal baba çocuğunu her zaman ciddiye alan babadır. Zira çocuklar nadiren espri yaparlar. Kendi oğluma daha o 4-5 yaşında iken uslu durmadığı bir anda söylediğim; “Genç erkek gurunu kırmak istemem!” Sözünün yarattığı etkiyi hiç unutamıyorum. Anında ciddiyetini takınmış ve yaramazlığa son vermişti. Çocuğa yönelik şiddet ise affedilmez bir kusurdur. Karşılıksız da bırakılmaz. Hiç bir çocuk kendisine şiddet uygulayan babayı sevmez, öyle bir babanın saygı ve sevgi beklentisi nafiledir. Yine öyle bir çocuk babayı asla ödüllendirmek istemez. Hiç bir gerçek başarıya da imza atamaz. Atsa bile mutlu olmaz, olamaz. Kısacası, baba olmak en az ana olmak kadar önemlidir. Ve ana işlevini görmekten daha da zordur zira öğrenmeyi yani eforu gerektirir. Daha da öteye gitmek gerekirse baba insana adalet duygusunu verir, hele bir de kardeş varsa o duygu daha bir önem taşır, demokratik ilişki biçimini, ahlakı, vicdanı öğretir. Bazen de, ne yazık ki, kaybedildiğinde kıymeti anlaşılan şeydir baba. Allah kimseye baba bedduası yaşatmasın. Ama baba ocağının sıcaklığını sürekli hissettirsin şu soğuk dünyada…

Beyin

Beyin… Beyin hakkında temel bazı bilgilere sahip olmadan psikiyatriyi anlamak imkansızdır. O nedenle en basit haliyle ve bilindiği kadarıyla beyinden söz etmek istiyorum. Yüz milyar civarında sinir hücresinden oluşur. Her bir sinir diğer 200 ila 200.000 arasında değişen sayıda sinirle bağlantı kurabilir. Her bir bağlantı noktasına sinaps adı verilir. Sinirden sinire ileti sinaps noktalarında gerçekleşir. Bu değişik aracılar yolu ile olur.